15 Temmuz 2010 Perşembe

‘Muğlak ve tehditkar bir tasarı’

ALİ BARIŞ KURT / YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

Tasarı sıradan, basit, muğlak, tehditkar bir dille ele alınmış bir tasarıdır. Amaç çocukları içerden çıkarmak değil. Amaç duyarlı kamuoyu ve AB’nin eleştirilerinden kurtulmaktır. Onları usuli değişikliklerle susturmaktır. Bu tasarı ile çocuk toplantı ve gösteri yürüyüşlerine katılmayacak, katılması durumunda infazı yakılacak daha önce yatmadığı ceza ile birlikte daha fazla hapis cezası verilecek.

Terörle Mücadele Kanunu (TMK) Mağduru tutuklu Kürt çocuklarının durumu başlı başına Türk devletinin faşizan uygulamalarının bir özeti oluyor aslında... Pek tabii ki bu çocukların etnik kimlikleri hesaba katılmadan bir değerlendirme yapmak mümkün değil ki bu da, Türk devletinin ırkçı yapısını özetlemiş oluyor.

TMK’dan tutuklu çocukların rakamlarına dair bir not düşmek gerekirse ve Adalet Bakanlığı’nın BDP Milletvekili Sevahir Bayındır’ın soru önergesine verdiği yanıt dikkate alınırsa, tablo şöyle: Ağustos 2006’dan Aralık 2009’a kadar 314 maddeden 719, TMK’dan 1308 çocuk kovuşturmadan geçirildi.

Çocuklar İçin Adalet Çağrıcıları avukatlarından Kezban Yılmaz ile, tutuklu Kürt çocukları ve konu üzerine yürütülen son yasal düzenlemeleri konuştuk... Yılmaz, çocuklarla ilgili yeni yasal düzenlemeyi yeterli ve anlaşılır bulmuyor. Tutuklu Kürt çocukların avukatlığını yapan Kezban Yılmaz ayrıca, AKP’nin sorunu çözmek istemediği görüşünde.

‘Adaletsizliği kapatmaya çalışan tasarı’

TMK mağduru çocukların durumu, son yasal düzenlemeyle birlikte nasıl bir hal alacak? Düzenlemeyi yeterli buluyor musunuz?

Adalet Komisyonu tarafından kabul edilen düzenlemeler muğlak olup nasıl ve ne şekilde uygulanacağı belli değil. Bu düzenlemelerin yasalaşması ile birlikte çocuklar, öngörülen ceza oranları dikkate alındığında artık Çocuk Mahkemesi’nde yargılanacak çocuk mahkemelerinin bulunmadığı illerde; Asliye Ceza mahkemeleri çocuk mahkemesi sıfatıyla çocukların yargılamalarını yapacaktır. Bu da “terörle mücadele kanunu”nun 9. maddesindeki düzenlemeyi değiştiren tasarı maddesi ile sağlandı. Yine terörle mücadele kanununun 5. maddesinin çocuklara uygulanmayacağı yönündeki tasarı değişikliği ile daha önce çocuklara örgüt üyeliğinden ya da mahkemelerce örgüt kapsamında işledikleri, örneğin mala zarar verme, kamu malına zarar verme, patlayıcı ve yakıcı madde bulundurma gibi suçlar için kabul edilen suçlardan dolayı yarı oranında yapılan artırım yapılmayacak. Daha önce çocuklara mahkemeler tarafından örgüt üyeliğinden dolayı verilen 5 yıllık hapis cezası TMK’nın 5. maddesi gereğince yarı oranında artırılarak 7 yıl 6 ay şeklinde veriliyordu. bu durumda örgüt üyesi olmamakla birlikte örgüt adına suç işlemekten dolayı (TCK Mad. 314/2) verilecek ceza maddede yazılı bulunan, 5 yıldan 10 yıla kadar olan cezayı hakim takdir hakkını kullanarak bu sınır arasında ceza verebilecek. Yani tasarıda daha çok 2911 sayılı yasada değişiklik yapılmıştır. TMK’da yapılan değişiklik sadece usuli bir değişikliktir. Bu, çocukları örgüt üyesiymiş gibi veya örgüt propagandası yaptığı gerekçesi ile cezalandırılmaktan kurtarmıyor.

Öyleyse, bu düzenlemeyle hedeflenen nedir?

Tasarı gerçekten neyi amaçlıyor, bu hiç açık değil. Tasarı muğlak, tehditkar ve samimiyetsiz olarak hazırlanmıştır. Tamamen bu çocukların sorununa, daha doğrusu uygulamada Kürt çocukların maruz kaldığı adaletsizliğe makyaj yaparak, bu adaletsizlik kapatılmaya çalışılmaktadır.

Peki, 5 yıldan daha az ceza alan çocuklar için tablo nedir?

Evet, mesela çocukların sadece 2 yıl altında ceza alması halinde, TMK’nın 13. maddesinde tasarının yaptığı değişiklik sonucunda çocuk hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılması, ya da cezanın ertelenmesine karar verilmesi halinde mahkemelerce 2008 yılından önceki eylemlere katıldığı gerekçesi ile -ki Ceza Muhakemeleri kanununda 2008 yılında bir değişiklik yapılarak örgüt kapsamında ceza alan kişilerin cezaları için hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmeyeceği şeklinde değişiklik yapılmıştı. Bu sebeple bu tarihten önce işlenmiş olan suçlar için bu maddenin uygulanma olanağı olmadığından- kimi çocuklar hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilecek. Örneğin 3 yıl denetim serbestliğe tabi tutulmasına bu süre içerisinde diyelim ki çocuk Diyarbakır’da ikamet ediyor ve Diyarbakır’daki bir gösteriden dolayı ceza almışsa, 3 yıl boyunca Diyarbakır ilinde yapılacak toplantı ve gösteri yürüyüşlerine katılmaktan yasaklanmalarına karar verilmişti.

Bu, kısaca ne anlama geliyor?

Şöyle anlatayım; çocuğun 3 yıllık süre içerisinde tekrardan bir gösteriye katıldığının kabul edilmesi halinde, önceden hakkında hükmün açıklanması kararı verilen ceza dosyası için karar açıklanacak ve çocuk önceki cezayı yatmak durumunda kalacaktır. Ayrıca tasarı bu tedbirlerin bu tip suçlara ilk defa katılan çocuklara ve patlayıcı madde bulundurmayan çocuklara uygulanacağını da söylemektedir. Ancak dosyalara baktığımızda yargılanan çocukların büyük bir bölümün eylemlerde molotof attığı iddia edilmekte ve mahkemelerce tanık olarak dinlenen polisler adeta o çocuğun molotof attığını görmüş gibi konuşmakta ve çocuklar zaten bu sebeple yüksek cezalar almaktadırlar. Yine çocuk adalet sistemine mükerir kavramı yerleştirilmektedir. Bu da TCK’nın 58. maddesinin 4. fıkrasındaki düzenlemeye, TCK’nın genel hükümlerine tamamen aykırıdır. Böylece çocuklar arasında bir ayrımcılık yapılmakta, bu yönüyle Anayasaya tekrardan aykırılık oluşturulmaktadır.

Kürt çocukların tutuklanmalarını bir hukukçu olarak, hukuka sığdırabiliyor musunuz?

Tabii ki hayır. Biz her şeyden önce şunu savunuyoruz: Bunlar daha çocuk olduğundan dolayı belli bir bilinç düzeyine, bir olgunluğa ulaşamadıklarından yaptıkları eylemlerin, verdikleri kararların ani değişiklere uğradığını, yaptıkları birçok davranışı çoğu kez neden ve niçin yaptıklarını bilmediklerini söylüyoruz. Dolayısıyla zaten onları bu şekilde kabul eden T.C.’nin birçok yasası onların herhangi bir derneğe, vakfa, partiye yani bir örgütlenmeye üye olmalarına müsade etmezken; bir takım toplumsal gösterilerde attıkları bir slogan sebebiyle ya da çalan parçaya eşlik etmeleri, müziğe tempo tutmaları sebebiyle örgüt adına bunu yaptıklarının kabulü ve bu şekilde orantısız cezalara mahkum edilmeleri ceza adalet sisteminin temel prensiplerine, hukuk devletinin mantığına tamamen aykırıdır.

‘AKP, çocukların sorununu çözmek istemiyor’

AKP, sizce bu sorunu çözmek istiyor mu?

AKP hükümeti buna bir çözüm üretmek istemiyor. Bir kere tutuklananlara çocuk gibi bakmıyor. Kürt olmaları onlara bu şekilde bakılmasına yetiyor da artıyor bile. AKP, Doğu ve Güneydoğu’da yaşanan çocuk ölümlerinden dolayı hangisi için çıkıp gerekli ve yerinde olan bir açıklamayı yapmıştır? Çocukların katledilmesinden söz ediyoruz. Bedenlerinin paramparça olmasından bahsediyoruz! Yine bugün cezaevlerine konularak hayatları karartılan çocuklar, cezaevlerinde insanlık dışı uygulamalarla ‘terbiye’ edilmeye çalışılan çocuklar bunlar. Bir şekilde yargı da kullanılarak bu çocuklara, bu çocuklar üzerinden ailelere eziyet edilmek, çocukların özgürlüğü, gelecekleri üzerinden tehdit edilmek isteniyor. Çünkü bu tasarı zaten samimi adımla hazırlanmış bir tasarı değildir. Tasarı sıradan, basit, muğlak, tehditkar bir dille ele alınmış bir tasarıdır. Amaç çocukları içerden çıkarmak değil. Amaç duyarlı kamuoyu ve AB’nin eleştirilerinden kurtulmaktır. Onları usuli değişikliklerle susturmaktır. Her şeyden önce bu çocukların ırkı, dili ne olursa olsun çocuk olduklarının kabul edilmesi, onlara nefretle, düşman olarak bakmak yerine onların da sevgi taşıdığını, sevilmeyi hak ettiklerinin kabul edilmesi gerekir. Onlar her şeyden önce bir birey, bir insan, bir çocuktur. Çocuğu sevgiyle beslersen sevgiyle yaklaşır sana, öfkeyle besleyerek zehirlersen, öfkesini kusarak yaklaşır. Yıllardır Kürt coğrafyasına gelen tüm iktidar partileri ve son 8 yıldır AKP tarafından çocuklar çocuk olarak görülmediği için, öfkeyle zehirlendikleri için bugün bu sorunlar yaşanıyor. Çocuklar, hem devletin, hem iktidarın hem de yargının kendilerine çocuk gibi bakmadığının farkındadır. Bunu sürekli olarak gerek yapılan görüşmelerde gerekse de yazdıkları mektuplarda dile getirmişlerdir.

Somut olarak söylerseniz, sorunun çözümü için ne yapılmalı?


Öncelikle dediğim gibi onları çocuk olarak gördüğümüzü, çocuk olarak kabul ettiğimizi onlara benimsetmemiz lazım. Bunu da onlara gösterecek olan “örgüt üyeliği” şeklindeki cezalandırmalardan cayacak yasal düzenlemelerin yapılmasıdır. Bugün parlamentoyu oluşturan ve orada yer kaplayan iktidarın, muhalefet partililerin doğudaki ve batıdaki çocuklar arasında bir ayrım yapmaksızın uğradıkları hak ihlalleri yönünden, adaletsizlikler yönünden aynı tepkiyi göstermeleri lazım.

‘Hukuk değil, devlet ideolojisi işliyor’

Tüm bu konuştuklarımızdan sonra, biri karşınıza çıkıp ‘Türkiye bir hukuk devletidir’ dediğinde, ne demek geliyor içinizden?

Hukuk devleti ilkesi, şahsen Diyarbakır’da uygulandığını hiç görmediğim bir ilke. Bir hukukçu olarak bunu söylemekten maalesef utanıyorum ama yapılan yargılamalarda hukuktan çok idolojik düşüncelerin, polis tutanaklarının, polis beyanlarının etkili rol oynadığı bir adaletsizlik ile karşı karşıya bulunmaktayız. Sadece terli olduğu gerekçesi ile gözaltına alınan, arkasından tutuklanarak 4 ay boyunca insanlık dışı cezaevi ortamında tutulan ne Recep’in, ne polisin molotof atan 100’den fazla kişinin yer aldığı grup içerisinde olduğunu gördüğü şeklindeki beyanı üzerine cezaevinde aylarca tutulmaktan dolayı aile özlemine, hasretine dayanamayan ve bir gece yarısı intihara teşebüs eden, buna rağmen hala tahliye olmamış ve cezaevinde isyan çıkardığı gerekçesi ile ailesinden daha da uzaklaştırılacak şekilde Malatya’ya sürgün edilen Serdar’ın, bir akşam üzeri saat 19.00’da teyzesinden okulda kendisine verilen ödevi yapmak için kırtasiyeden çizgisiz kağıt almaya gitmek için izin isteyen ve o günden beri tutuklu bulunan Umut’un durumu, hukuk devleti ilkesine bağlı olunmadığını açıkça göstermektedir. Dosyada ne görüntü, ne fotoğraf ne da başkaca somut bir delil bulunmamasına rağmen, sadece yakalama tutanağı veya polis ifadesine dayanılarak yüzlerce çocuğa on yıllara varan cezaların verilmesi, Türk devletinin nasıl bir hukuk devleti olduğunu çok açık anlatıyor sanırım. Yargıda çocuklar arasında yaşatılan eşitsizlik, çocuğun yaptığı iddia edilen eylem ile verilen ceza arasındaki orantısızlık bir hukuk devletinin uygulayacağı hukuk mantığına tamamen aykırıdır. ‘Türkiye hukuk devletidir’ diyenlere, bu örnekleri veririm herhalde. 


‘Çocuklar YİBO’lara, SHÇEK’e...’


 2911 sayılı yasada sadece çocuklara özgü olarak 34. maddede yapılan değişikliğin ne şekilde uygulanacağı konusunda bir netlik yok. Bu durum uygulamada çok sorun yaşatacak bir düzenleme olarak karşımıza çıkmaktadır. Elbetteki ‘Çocuklara özgü güvenlik tedbiri olarak’ çocuğun ailesinden alınarak SHÇEK’e (Sosyal Hizmetler Çocuk Esirgeme Kurumu) yerleştirmeye bile mahkeme isterse karar verebilecektir. Zira Çocuk Koruma kanununda ‘çocuklara özgü güvenlik tedbiri’ni düzenleyen ve yasanın deyimi ile suça sürüklenen çocuklara da uygulanacağı kabul edilen bu maddeye bakıldığında ÇKK mad. 5 (Koruyucu ve destekleyici tedbirler başlıklı madde) danışmanlık, eğitim, bakım, sağlık ve barınma tedbiri şeklindeki tedbirler düzenlenmiştir. Eğitim tedbirini uyguladığında ne yapacak? Çocukları YİBO’lara (Yatılı İlköğretim Bölge Okulları) yerleştirecek, bakım tedbirine başvurduğu takdirde çocuğu aileden alıp SHÇEK’e yerleştirecek. Yani bu konuda hangi tedbirin uygulanacağı hususu kanunun geniş takdir hakkı verdiği hakime bağlı olacak. hakimin böyle bir kararına karşı da açıkçası aileler pek bir şey yapamayacaktır. Yani burada çocuğa mahkemece 5 yıl ceza verilmesi halinde çocuk 5 yıl boyunca hakim tarafından hükmedilen tedbir altında tutulacaktır.

--------------------------------------------------------------------------------

Devlet ailelere dişini gösterdi

Türk devleti, tutuklu Kürt çocukları serbest bırakmak bir yana, çocukların yakınlarını da cezalandırmaya dönük yeni bir adım atıyor. Devlet, 12 yaşından küçük oldukları için çocukları tutuklamazken, bu kez de ailelerini “danışmanlık tedbiri” uygulamasıyla cezalandırıyor. Mersin 1’inci Çocuk Mahkemesi, 12 yaşından küçük 35 çocuğa, aileleri hakkında ‘danışmanlık tedbiri’ kararı verdi. Bu kararın ne anlama geldiğini ve bu kararla birlikte çocuk ile ailenin ne yönde etkileneceğini de, İHD Mersin Şube Başkanı Ali Tanrıverdi, gazetemize değerlendirdi.

Devlet ceza vermezse rahat edemiyor!

Mersin 1’inci Çocuk Mahkemesi’nin, 2009/130 dosya numaralı kararına göre Mersin’de 35 çocuk hakkında uygulanan karar için Ali Tanrıverdi, “pek uygulaması görülmeyen bir ceza modeli” nitelemesini yaptı. Bu uygulamanın, çocuklara yaşları dolayısıyla verilemeyen cezaların, Türk devletince ısrarla ceza haline getirilmesine çabalandığı anlamı taşıdığını dile getiren Tanrıverdi, “Bu kez de çocukların aileleri cezalandırılıyor” diye konuştu. ‘Danışmanlık tedbiri’ konusunda gazetemize bilgi veren İHD Mersin Şube Başkanı Ali Tanrıverdi, şunları aktardı: “Bu cezaya göre, Milli Eğitim Müdürlüğü’ndeki öğretmenler aracılığıyla, söz konusu çocukların ailelerinin bir eğitimden geçirilmesi şartı öngörülüyor. Ancak bizim bu karara yönelik itirazımız var. Öncelikle alınan bu kararda net bir açıklama yok, birincisi bu. Bu kararla birlikte uygulanacak eğitim programıyla ilgili de bir açıklama yer almıyor. Yani, verilmesi şart görülen eğitimdeki, müfredattaki konuların ne olacağı yönünde bir belirsizlik var”

Aileler ekonomik sıkıntı yaşayacak

Tanrıverdi, eğitimden geçirilmeye zorlanan ailelere, büyük ihtimalle sistemin şovenist anlayışının dayatılacağı ve bu içerikte bir ‘eğitim’in verileceğini söyledi. Çocukların ailelerinin kendilerine müracatta bulunduklarını da kaydeden Tanrıverdi, şunları söyledi: “Bu anne-babalar, bize müracat ettiler ve emekleriyle çalıştıklarını, işe gitmedikleri zamanlarda da mağduriyet yaşayacaklarını ilettiler. Mahkemenin öngördüğü eğitim programının da bu mağduriyeti sağlayacağını açıkladılar. Kısacası, karar ilkin ailelerde büyük bir ekonomik sıkıntı yaratacaktır”

Dersimiz; Kürtler nasıl sindirilir!

İHD Şube Başkanı Tanrıverdi ayrıca, kararın psikolojik boyutunun da olduğunu, kurum olarak da kararı, özellikle Kürtleri sindirme politikalarının bir yansıması biçiminde gördüklerini ifade etti. “Bu kararın yasal ve hukuki meşru hiçbir zemini yoktur” diyen Tanrıverdi, şöyle devam etti: “ Bir kere, hukukta suç işleyen kişi sorumlu tutulur. Oysa verilen kararda, bu kural da terk edilmiş ve tamamıyla konudan bağımsız kimselerin de cezalandırılmasının önü açılmıştır. Bunun evrensel kurallara aykırı olduğu apaçık ortadadır”

Çocukların psikolojileri giderek bozuluyor

Tanrıverdi, ‘danışmanlık tedbiri’ kararının kaldırılması yönünde başvuruda bulundukları bilgisini de vererek, ekledi: “Her ne kadar başvurumuzu yapsak da, bu kararın uygulamaya koyulacağını düşünüyoruz.” İHD Mersin Şube Başkanı Ali Tanrıverdi, Mersin’deki durumlara ilişkin de, şu bilgileri verdi: “Mesela bu dosyadaki birkaç çocukla görüştük, psikolojileri hiç iyi değil. Mersin’de çocuklar üzerinde yoğun bir gözaltı furyası var. Gözaltına maruz kalanların birçoğu da tutuklanmaktadır. Çocuklar tutuklanıp cezaevinde de olsa, dışarıda yargılamaları devam da etse, büyük bir psikolojik bozukluk yaşıyorlar. Tutuklanıp bırakılan ya da hala cezaevinde tutulan çocukları incelediğimizde, bu vahim durumla karşılaşıyoruz. Öte yandan çocukların tehdit ve gözdağına maruz kaldıklarını da gözlemliyoruz.” Tanrıverdi, son olarak TİHV ile çocukların psikolojileri için de çalışma başlattıklarını bildirdi.

facebook’ta Türk operatörlerin ırkçılığı

ALİ BARIŞ KURT / YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

Facebook’un Türk sorumluları, taraflı ve ırkçı görüşlerini yönetim anlayışlarına da yansıtıyor. Kürtlerin internet üzerinde yürüttükleri sanatsal çalışmaları bile yasaklamayı sürdürüyor.

İnternetin en yoğun kullanılan „paylaşım sitelerinden“ olan Facebook, sitede oluşturulan Kürt grup sayfalarına tahammül gösteremiyor. Daha önce yine Kürt gençleri tarafından yönetilen grupları sansürleyen veya kapatan Facebook’un Türk sorumluları, son olarak da „Kürtçe Müzik“ grubunun yayınını sonlandırdı.

80 bin üyesi bulunan grup kapatıldı

80 bini aşkın üyesi bulunan „Kürtçe Müzik“ sayfası, aynı zamanda Facebook’taki en büyük Kürt grup olarak da biliniyordu. Ancak bu grup, geçtiğimiz gün Mark Zuckerberg’in sahibi olduğu Facebook tarafından ‘sakıncalı’ bulunarak kapatıldı.

‘Facebook’un Türk sorumluları ırkçı’

Grup sorumlusu H. Akgül ise, kendilerine site yönetimi tarafından herhangi bilgi ve uyarı gönderilmediğini belirterek ekledi: „Grubumuzun kapatılma nedenini sorduğumuz halde, bu yönde de bir yanıt alamadık.“ Facebook’u sansürcülükle suçlayan Akgül, şu değerlendirmede bulundu: „Facebook, merkezi bir şekilde yönetilmiyor. Her ülkedeki üyelerin, ayrı sorumluları var. Mesela Türkiye’deyseniz, operatör dediğimiz Türk sorumluları var. Bizim grubumuzu kapatanlar da, haliyle Türk sorumlular oldu. Zaten geçmişte de Kürtçe gruplar bu tür yasaklamalara maruz kalmışlardı. Facebook’un Türk sorumluları, taraflı ve ırkçı görüşlerini yönetim anlayışlarına da yansıtıyorlar.“

Facebook sayfalarında çok sayıda ırkçı yayınlar yapan gruplar bulunmasına rağmen, yönetim bu konuda bir adım atmazken, Kürtlerin internet üzerinde yürüttükleri sanatsal çalışmaları ise yasaklamayı sürdürüyor. Facebook’taki „Kürtçe Müzik“ grubunda Kürt sanatçıların eserleri tanıtılıyor ve şarkı sözlerine yer veriliyordu. Diğer yandan Kürtçe konuşup-yazabilme üzerine de çalışmalar yapan grubu, Kürtçe’yi yeni öğrenmeye başlayanlar da ilgiyle takip ediyordu. Kapatılan grup, yayınını „www.stranenkurdi.com“ sitesinde sürdürüyor.

Devlet de Facebook takibinde

Öte yandan, bütün ülkelerden üyesi bulunan Facebook’un, yarattığı etki nedeniyle de bu tür sansürcü yaklaşımlara giriştiği tahmin ediliyor. Örneğin; geçtiğimiz aylarda İsrail’in, Batı Şeria’da düzenlemek istediği baskınlarla iligili bilgiler bu sitede yayınlanınca, İsrail operasyon yapmaktan vazgeçmişti. Bu durum, sitenin etkisinin sanılanın da üzerinde olduğunu göstermişti. Türkiye özelinde de Facebook’un özellikle devletin istihbarat birimlerince takip edildiği biliniyor. Bu sadece bir iddia değil; çünkü Şubat ayında 6 Kürt çocuk, Facebook’ta, ‘PKK lideri Öcalan’ın fotoğraflarını paylaştıkları gerekçesiyle’ gözaltına alınmışlardı.

TKP, sahte isimlerle Kürtlere saldırmayı bırakmalı!

ALİ BARIŞ KURT - ANF

TKP'nin yayın organı sol.org.tr sitesinde sahte isimle yazılar yazan Yurdakul Er, bir kez daha Kürt hareketine yönelik hakaretler savurdu. "Kemalizmi ve kürdizmi bölmeden olmaz..." başlığını verdiği yazısında Yurdakul Er, son günlerde Türk medyası tarafından da tartışılmaya başlanan “ayrılma hakkı”na değiniyor. Bu konuda, Türk medyasının samimi olmadığını, sanki hak olmayan bir statüyü lütfediyormuş gibi davrandığını Kürtler dillendirmeye başlamıştı ancak Yurdakul Er tahlilinde, bunu da görmezden geliyor.

Söz konusu yazarın geçtiğimiz dönemlerdeki yazılarında da yoğun gerginlikler yarattığı biliniyor. Kürt siyasetçi Hatip Dicle'ye "faşist" demekten de geri durmamış olan yazar, "halkımızı etnik ve dinci sınırlarla bölmek istiyorlar" türünden ifadeleriyle de, devletle aynı pencereden kafasını sarkıttığını ortaya koymuştu!

Kürt ve Türk halklarının birliğini savunuyor gibi görünen sahte isimli yazarın, "Kemalizmi ve kürdizmi bölmeden olmaz..." başlıklı son yazısında da genel hatlarıyla birliği savunmaktansa, Kürtleri Kürt hareketinden bölmeye yönelik bir amaç edindiği anlaşılıyor. Yurdakul Er'e verilen ve 'imkansız ihtimaller' listesinden sayılabilecek bu hedef, aynı zamanda yazarın, söz konusu yazıdaki 'en önemli' şu paragrafından da anlaşılabilir:

"Madem öyle, biz daha yüksek sesle yinelemek zorundayız: Türklerin ve Kürtlerin, “nihai iç savaş” gibi Türkiye’nin rötuşlanmasıyla sonuçlanacak ve sosyalizmi de gelmeyen baharlara erteleyecek ortak deliliğini sol bir çıkışla göğüslemek ve insanlığımızın imhasına engel olabilmek için, Türkçü ve Kürtçü mezbahaları dinci-liberal kasapları eşliğinde tam kapasiteyle çalışmaya başlamadan yerle bir edebilmek, en azından kapılarına bir kilit asabilmek ve etkisizleştirmek için, iki halkı birliğe davet edeceğiz. Daveti yanıtsız bırakabilirler. Israr edeceğiz."

Bu paragraflarda sosyalizmin 'gönüllü birliktelik' ilkesini hiçe sayan yazarın, sosyalizmi rehber edindiğini vurgulamasıysa dikkat çekici bulunuyor. Öte yandan ezilen bir ulusun kurtuluş hareketine yönelik "Kürtçü mezbahaları" ifadesini yakıştıran yazar için, Kürt çevrelerin tepkisiz kalmayacağı da düşünülüyor. Özellikle son günlerde gerek Türkçü, gerekse de dinci ve liberal olarak nitelenen çevrelerin Kürt hareketine dair tutumları bilindiği halde yazar, dinci-liberal çevreleri Kürtlerin "kasabı" olarak gördüğünü ifade etmekten ise çekinmiyor.

'KÜRT HAREKETİNİ BÖLMEK İÇİN HER YALAN MEŞRUDUR' TAKTİĞİ

Ağır hakaretlerle dolu yazıda, iki halkın birlikte yaşamasının zorunluluğu üzerine değerlendirmelerde bulunduktan sonra yazar, formülünü ise şöyle açıklıyor: "Bir: Türkçülüğü etkisizleştirmek için onun aydınlanmayla bağlantılı bir versiyonunu, kemalizmi mutlaka böleceğiz. Sol kemalizmi sahneye çekeceğiz. İki: Kürtçülüğü ve onun aydınlanma, ya da 1789-1917 ve hatta 1923 ile bağlantılı versiyonunu mutlaka tarihsel misyonuna sahip çıkmaya davet edeceğiz: Sol kürdizm."

Yazar, egemenlerin dilinden yaptığı yorumlarında sürekli "Kürtçü" tabirini kullanıyor ve kastettiği Kürt hareketi içinse bölmenin, parçalamanın, etkisizleştirmenin gerektiğine vurgu yapıyor. Yazarın, özellikle kendisi için, "hem Türk milliyetçiliğine hem de Kürt milliyetçiliğine karşı" olduğu gibi bir pozisyonu bilinçli olarak yarattığı ve "doğrudan düşmanlık" formülü yerine; kendisine bu minvalde bir rolün verildiği tahmin ediliyor. Neredeyse Kürt sorununa dair bütün yazılarında Kürt hareketini bölmekten söz eden ve bunun için ortaya attığı düşünceleri destekletmek adına da Kürt hareketinin sosyalizme zarar verdiğini öne süren yazar, bu iddiasını herhangi bir 'somut delil'lere ise bağlayamıyor. Yazar, sosyalist gençlerin birçoğunun Kürt hareketinden sempati duymasından edindiği rahatsızlığı da, sürekli "sosyalizme zarar" ve "emperyalistlerle işbirlik" bahanelerine sığdırıyor ancak bu onu, birçok okuyucunun gözünde, bir analizciden öte verilen görevi yerine getiren 'kukla' olarak sergiliyor.

'YURDAKUL ER'İN VE TKP'NİN HEDEFİ AYNI MI?

Kürt hareketinin, sosyalist değerlere ve özellikle Türkiye'deki devrimci hareket içerisindeki öncülere saygı duyduklarını çok sık dillendirdikleri, bilinen gerçeklerden. Ayrıca, "kendi özgücümüze dayanıyoruz" açıklaması da, yine Kürt hareketine aitken; söz konusu yazarın bakış açısı, 'art niyet' içeriyor.

Öte yandan merak edilen ve TKP'nin yayın organındaki son yazıyla birlikte yeniden akla düşen konular, bunlarla da sınırlı değil. Örneğin, yazarın, illegal bir siyasi yapıda bulunmadığı ve kendisinin de benzer konumda olmadığı halde, niçin yazılarında sahte bir isim tercih ediyor. Kendi ismiyle yazdığı takdirde, ciddiye alınmayacağını mı düşünüyor acaba? Bu durum için, "Acaba parti yönetiminden biri mi yazıyor?" sorusunu akla getiren okuyuculara da hemen bilgi verelim; hayır. Yurdakul Er ismini kullanan şahıs milliyetçi görüşleriyle bilinen, Cumhuriyet gazetesine de yurtdışından haber yapan, bazı kitapları da bulunan bir isim ve TKP üyesi değil.

TKP üyesi dahi olmadığı halde, TKP'nin yayın organında bu denli gerilimlere yol açan bir yazara partinin niçin alan açtığı ise, merak edilen diğer bir konu. Partinin bu tavrı da, TKP'nin Yurdakul Er sahte ismiyle yazan kişi aracılığıyla yeni bağlantılar kurduğunu düşündürürken; diğer taraftan da, yayımlanan bu görüşler için, "TKP, bu görüşlere kitlesini alıştırmak için etik olmayan bir şekilde, sahte isimli yazı yöntemini mi uyguluyor?" sorularını akla getiriyor.

ANF NEWS AGENCY

İzzettin Önder: Türkiye'de etnisiteye dayalı işsizlik var

ALİ BARIŞ KURT - ANF Söyleşi

İktisat profesörü İzzettin Önder Türkiye’de etnisiteye dayalı bir işsizliğin olduğunu söyledi.

‘’Diyarbakır ile Kırıkkale’deki işsiz sayısının aynı olması, Diyarbakır’da işsizliğin müzmin, Kırıkkale’de ise konjonktürel olduğunu gösterir, ki bu durum Diyarbakır’ın aleyhinedir'' diyen Önder, Kriz biraz aşılıp işler açıldığında Diyarbakır’daki işsizliğin aynen devam edeceğini, Kırıkkale’deki işsizlik oranın ise gerileyeceğine dikkat çekti.

İzzettin Önder ile işsizliği, istihdamdaki etnik ayrımcılığı, doğu-batı illerindeki gelir farklılığının nedenlerini konuştuk. Ayrıca, son günlerde Sabah gazetesinde yayımlanan ve ekonomik bakımdan "Türk kentlerinin Kürt kentlerinden geride olduğu" iddiasını içeren makaleler üzerine de, Profesör İzzettin Önder'den kısaca yorumlar aldık...

* Son büyüme verileri ve işsizlik oranı üzerine bir tablo çizersek; durum nedir?

- Son büyüme verileri kriz sonrası verilerdir. Gelişme gibi gözüken bu veriler, aslında gerilemiş bir ekonominin bir miktar durumu telafi etmiş olmasının, yani eksik kapasite ile çalışan firmaların biraz daha aktif olmaya geçmelerinin göstergesidir. Kaldı ki, bu durum yılın ilk çeyreğine ait olduğundan, teorik verilere göre, yıl sonuna doğru bu temponun gerileyeceği kesindir. İşsizlik meselesine gelince, zaten durum daha net olarak anlaşılıyor. Anlaşılan şu ki, hem yeni bir tesis yok ortada, hem de kriz bahanesiyle işten çıkartılan emekçilerin geri dönüşü söz konusu olmamış.

*Sabah gazetesi yazarı Süleyman Yaşar, "ABD'de beyazlarda işsizlik % 8.6, siyahlarda % 15.4. Krizde siyahların % 54'ünün maaşı düştü, beyazların % 37'sinin. Bizde Kırıkkale ile Diyarbakır'daki işsizlik oranı aynı. Rakamlar Türkiye'de etnisiteye dayalı işsizlik olmadığını gösteriyor" şeklinde, bir değerlendirmede bulundu. Bu, doğruluk payı olan bir değerlendirme mi?

- ABD’deki verileri bilemiyorum. Sanırım internet verilerine dayanıyordur ve doğru olabilir. Bizdeki meseleye gelince, Diyarbakır ile Kırıkkale’deki işsiz sayısının aynı olması, Diyarbakır’da işsizliğin müzmin, Kırıkkale’de ise konjonktürel olduğunu gösterir, ki bu durum Diyarbakır’ın aleyhinedir.

* Bu tespitinizi biraz açar mısınız?

- Şöyle ki, Diyarbakır’da hem kırsal hem de kentsel alanda müthiş bir işsizlik sürgit devam ediyor. Kırıkkale’de ise vaktiyle olan istihdam, kriz dolayısıyla azalmış demektir. Bu durum şunu da işaret ediyor ki, kriz biraz aşılıp işler açıldığında Diyarbakır’daki işsizlik aynen devam edecek, ama Kırıkkale’deki işsizlik oranı gerileyecektir.

* Peki Süleyman Yaşar bilinçli olarak mı bu çelişkiye düşüyor?

- Açıkçası, böyle bir hesabı bir zaman kesiti için yapmak kasıtlı değilse, cehalet göstergesidir.

* Yine aynı gazeteden Şeref Oğuz da, Türkiye'de istihdamda etnik ayrımcılık yapılmadığını öne sürerek, "Türkiye'de etnik kökene göre işsizlik yok, Avrupa'da var. Rakamlar, Türkiyeli Kürtler'in iltica için tercih ettiği Belçika, İsveç, Fransa ve Almanya'nın istihdamda en çok etnik ayrımcılık yapan ülkeler olduğunu gösteriyor" diyor. Bu bakış açısı için yorumunuz nedir?

- Kapitalist sistem bölüşümcü değil, ayrışımcı, ayrıştırıcıdır. Hele de kıtlık söz konusu olduğunda söz konusu ayırımcılık çok daha netlik kazanır. Türkiye’de ayırımcılık fiili yaşamda olduğu gibi, resmî konumlarda ve bazı durumlarda yasalar açısından da söz konusu oluyor. Ayırımcılığı sadece işsiz ve işli diye düşünmemek gerek, iş bulanlar arasında da düzgün iş ve kirli iş diye ayrım yaparsak, durum daha da netlik kazanır. Avrupa’da şu anda etnik ayırımcılık, onların daha kapitalist ruhlu olmasından kaynaklanmakta ve küreselleşme ile yükselen mikro milliyetçiliğin bir sonucudur. O ülkelerde sermaye dışarı çıktığından, hem işsizlik yükseliyor, hem de o ülke sermayelerinde istihdam edilmiş olan o ülke emekçileri işsiz kalıyor. Bu durum onları daha duyarlı olmaya itiyor.

* Peki, Türkiye ekseninden bakarsak, 'doğu ve batı illeri arasındaki gelir düzeyi'ni siz nasıl açıklıyorsunuz?

- Bir ülkenin ya da bölgenin gelir düzeyi ekonomik faaliyetler ve ekonomik faaliyetlerdeki verimlilik ile açıklanır. Açıktır ki, doğu illerinde hem yatırımlar daha düşüktür, hatta çoğu yerde yok düzeyindedir, hem de yatırımlar daha çok tarımsal alanlarda veya tarımsal ürünlerle ilgili olduklarından verimliliği düşüktür. Bunun da ötesinde, doğuda yapılmış bir iki yatırımın merkezi batı illerinde ise, o bölgelerde yaratılan gelirin önemli bir bölümü zaten batıya aktarılıyordur. GAP gibi bazı yatırımların ürünleri de daha çok batıda kullanılıyor. Tarım ve hayvancılık çöktükçe bundan en büyük zararı doğal olarak doğu illeri görmektedir. Türkiye’de, özellikle de 1980 Özal politikalarından sonra yaşananlar bunlardır. Beni hayrete düşüren nasıl oluyor da, böyle politika izleyen insanlara bu politikalardan en fazla zarar görenler oy veriyor. Aynı iddiam AKP için de geçerlidir.

* Yani, Türkiye'de etnisiteye dayalı işsizlik olmadığını söylemek mümkün değil...

- Evet. Az önce de değindiğim gibi, bence etnisiteye dayalı işsizliğin olmadığını söylemek olası değildir. Çünkü Türkiye’de esnaf kültürü üzerinden Türk-İslam sentezi ile iptidai bir kapitalist-sömürü ilişkisi devam etmektedir. Bundan nasibini sadece Kürt halkı değil, örneğin Alevî ve diğerleri de kendi çapında almaktadır.

* Özellikle mevsimlik Kürt işçilerin uğradığı ırkçı saldırılar veyahut yine kimliklerinden ötürü iş bulmada sıkıntı çekmelerini, bu duruma örnek olarak verebilir miyiz?

- Öyle tabii. Kapitalist sistemde ayırımcılık hüküm sürdüğü yerde, kriz ve kıtlık da ortaya çıkınca bu durum iyice şiddetlenir. Önce aile fertleri yabancıları kovar, sonra hemşehriler diğer kentlileri kovar, sonra bir ırk diğerini kovar ve bu böyle sürüp gider. İş imkanı daraldıkça çemberin içine, genişledikçe dışına doğru sosyolojik olarak daralma ya da genişleme görülür. Bu durum siyasî çerçevede görülmüyor mu?

* İşsizlik sorununu temel olarak ve Türkiye özelinde hangi gerekçelerle açıklayabiliriz?

- Dünyadaki, özellikle de gelişmiş ekonomilerdeki işsizliği kapitalizme ve ileri teknoloji aşamasına bağlamak gerekir. Türkiye’ye gelince, devletin yatırım yapmaması, kaynak bulmak için girişilen hain özelleştirmeler ve özel sektörün verimsizliği işsizliği ciddî boyutlarda artırmıştır. Türkiye’deki işsizlik Batı ülkelerindeki gibi konjonktürel değil, yapısaldır. Bu nedenle, kapitalizm ve küreselleşme devam ettiği sürece hem işsizlik hem de ayırımcılık, maalesef, devam edecektir.

* Krizle birlikte gelişen işsizlik sayısı, aynı zamanda büyük şirketlerin bol kazancı anlamına da gelir mi?

- Büyük şirketlerin büyüme oranları malî verilerle hesaplandığı zaman, yâni kârlardaki değişimle hesaplandığında büyüme görülür, ama bu sahte bir durumdur. En fazla büyüme ise finans kesiminde görülür. Bu tür hesaplama kapitalizme özgüdür ve yanıltıcıdır. Şöyle ki, bir banka batan bir şirkete kredi verdiğinde, şirket iyice batar ama banka kâr gösterir. Oysa, ekonomide hiçbir reel üretim yapılmamış olduğu gibi, tam tersine azalmıştır üretim. Öte yandan, krizi bahane ederek işçi çıkartan firmalar da faaliyetleri biraz düzeldiğinde de yeni istihdam alanları açmamaktalar, burada da sanki bir büyüme var gibi gözükür, ama istihdamda kıpırdanma olmaz.

* AKP hükümetinin çalışma yaşamına ilişkin vaatlerini yerine getirmediği görülüyor. Olur da, bir gün yerine getirir mi sizce?

- Hayır, çünkü siyasette vaat başkadır, fiili eylem başkadır. Vaat genellikle halka yani emeğe, fiilî eylem ise vatandaşa, yani sermaye yöneliktir. Siyasetin sınıfsal tabanı bunu gerektirir. Sermayenin belirli ellerde toplanma derecesi, aynı zamanda, siyasî kararlarda da bu kesimin hakimiyet derecesini gösterir. O nedenle bu konuda ne fazla lafa gerek var, ne de bu duruma şaşırmaya! Her şey, kapitalizmin, emperyalizmin arzı ve çıkarları doğrultusunda kendi seyrinde ve doğru olarak cereyan ediyor.

ANF NEWS AGENCY

NOT: HABERİ KOPYALAMAK VEYA YENİDEN YAYINLAMAK YASAKTIR

Polis, RTÜK'ün adını kullanıp sansür uyguluyor!

ALİ BARIŞ KURT - ANF

RTÜK, müzisyen Halit Bilgiç'in 'Özgürlük Çiçeğimsin' adlı eserine yasak koymadığını açıkladı! Bu açıklama, yasağın bizzat polis tarafından uygulandığını da ortaya koymuş oldu.

Emniyet güçleri, özellikle Kürt coğrafyasında yerel yayın yapan radyo ve televizyonları gezerek, yayın sahiplerine, Halit Bilgiç'e ait olan 'Özgürlük Çiçeğimsin' şarkısının RTÜK tarafından yasaklandığını ve böylece yayınlayamayacaklarını bildirmişti.

Şarkıda geçen, 'Sen doğunun güneşi, sen Newroz'un ateşi, sen barışın simgesi, özgürlük çiçeğimsin' sözlerinin 'Gençleri tahrik ettiği ve PKK lideri Abdullah Öcalan'ı çağrıştırdığı' iddiasıyla yasaklandığını iddia eden emniyet yetkilileri, aynı zamanda Hakkari ve Şırnak'ın yanı sıra, Diyarbakır'da yayın yapan Gün Radyo-TV'ye de yasağı yazılı olarak tebliğ etmişti. Tebligatta şarkının yasaklandığı ifade edilirken, çalınması durumunda ise cezai müeyyidenin uygulanacağı tehdidi yer alıyordu.

RTÜK: ÖZGÜRLÜK ÇİÇEĞİMSİN ESERİ YASAKLI DEĞİL

Ancak RTÜK, konuyla ilgili açıklamasını Halit Bilgiç'in avukatına iletti. Bilgiç'in avukatı, RTÜK'e yasağın varlığını ve gerekçesini sormuş, kurum tarafından bir açıklama istemişti. RTÜK İzleme ve Değerlendirme Dairesi Başkanı Nurullah Öztürk, Bilgiç'in avukatına gönderdiği yazılı açıklamada, 'Özgürlük Çiçeğimsin'i RTÜK'ün yasaklamadığını ve yasaklaması için bir neden olmadığını kaydetti. RTÜK yetkilisi Öztürk, açıklamasında, "Radyo ve televizyon üst kurulu programları yayınlandıktan sonra ilgili yasa hükümlerine uygunluk açısından denetlemekle olup, üst kurulun programlara yayından önce müdahale etme veya programları yayından kaldırma yetkisi bulunmamaktadır" bilgisini verdi.

Bu bilginin, aynı zamanda 'Özgürlük Çiçeğimsin' şarkısının yasaklı olup olmadığına dair yanıtı da içerdiğini vurgulayan Öztürk, şu ifadeleri kullandı: "Anlaşılacağı üzere, üst kurulum herhangi bir müzik parçasını engellemesi söz konusu değildir. 'Özgürlük Çiçeğimsin' isimli Halit Bilgiç'in eserinin radyo ve televizyonlarda çalınması yasak değildir. Bilgilerinize rica ederim."

'EMNİYET YETKİLİLERİNİN İŞGÜZARLIĞI'

Son gelişmeyle ilgili ANF'ye konuşan müzisyen Halit Bilgiç, eserine uygulanan yayın yasağının, emniyet yetkililerinin kendi işgüzarlıkları ile geliştiğine dikkat çekti. "Biz de şarkımın RTÜK tarafından yasaklandığını sanıyorduk ancak avukatımın yazışmaları sonucunda, emniyetin RTÜK'ün adını kullanarak yayın organlarına baskı yaptığını fark ettik" diye konuşan Bilgiç, şarkısındaki sözlerin Abdullah Öcalan'a atfedilmesi yönündeki iddiaları da, "Eserim, özgürlük mücadelesi veren herkesedir" sözleriyle değerlendirdi.

Hakit Bilgiç, yasağın RTÜK tarafından yapıldığı yönünde polisler tarafından kandırılan yayın organlarının ise, artık 'Özgürlük Çiçeğimsin'i çalmaya başladıklarını aktardı. Bilgiç, şarkısına yönelik yasağın olmadığına dair resmi belgeyi böylece edindiklerini ve bu aşamadan sonra yasağın kaynağını sorgulayarak, dava açacaklarını kaydetti.

'BU HALK YILMAYACAK' MÜJDESİ

Bu arada Bilgiç, ANF aracılığıyla dinleyicilerine bir müjde daha verdi. Yeni eser çalışmalarına başladığını belirten Bilgiç, 'Bu halk yılmayacak' isimli yeni şarkısının, çok yakında dinleyicilere ulaşacağını duyurdu.

ANF NEWS AGENCY

Ahmet Altan bu haberi hatırlıyor mu?

ALİ BARIŞ KURT - ANF

Gazetecilik ilkelerinden sayılan, "haberde sunulan iddiaların takipçisi olma" kriteri, Türk basınındaki çoğu yayın organı gibi taraf gazetesince de uygulanmıyor.

Taraf gazetesi, özellikle AKP hükümeti lehinde sayısız habere imza atarken, örneğin haberin içeriğindeki hükümet yetkililerinin vaatlerini ve iddialarını ise, en azından daha sonrasında yerine getirilip-getirilmediği hususuna dikkat çekmek açısından, araştırma ihtiyacı duymuyor.

Böylece Taraf, gazetecinin üstlenmesi gereken başrolde gözükmezken; bu durum da, "Taraf habercilik mi, hikâyecilik mi yapıyor" sorusunu beraberinde getiriyor.

Taraf gazetesi, yerel seçimlerden kısa bir süre önce, 15 Mart 2009 tarihinde, "Dağlarda slogan temizliği" başlıklı bir haber yayımlamıştı.

Haberde, AKP'nin yerel seçim vaatlerinden kabul edilebilecek, şu husus dikkat çekiyordu: "Kürtçe isimlerin iadesi için yasal düzenleme. 'Ne Mutlu Türküm Diyene' gibi sloganların Güneydoğu’daki dağlardan silinmesi."

AKP kurmaylarınca öne sürülen bu vaadin, o tarihlerdeki dikkat çekiciliği; gerçekleşmesine yönelik bir psikolojik 'umut' anlamı taşıyordu.

Taraf gazetesi haberinde dile getirdiği konuyla ilgili bir takipte bulunmayarak, gazetecilik örneği sergilemekten uzak kaldı. Gazetenin "Dağlarda slogan temizliği" başlıklı 'haber'i, bugün itibariyle bir haberden ziyade ‘AKP çalışması’ anlamını taşıyor. Çünkü haberde yer alan, "ırkçı sloganların temizlenmesi" konusunda AKP herhangi bir adım atmadı ve aynı sloganlar, dağlardaki varlığını korur durumda.

Kendi haberinin takipçiliğini yapmaktan uzak kalan Taraf gazetesine konuyla ilgili bir bilgi daha vermek gerekirse; sözkonusu sloganların temizlenmesi bir yana, Uludere kırsalındaki dağlara aynı ırkçı sloganların yenileri yazılmaya başlandı.

ANF NEWS AGENCY

AKP'nin 'müjde'si yarım kilo ete tekabül ediyor!

ALİ BARIŞ KURT - ANF

Eğitim-Sen, AKP hükümetinin memurlar için yaptığı zamma 1,06 oranında artış getirmesini, "kaşıkla verip kepçeyle alıyor" sözleriyle değerlendirdi.

AKP hükümetinin 2010 yılı için altışar aylık dönemlerle uygulamaya koyduğu %2,5 + % 2,5 ücret zammının ilk dilimi “resmi” enflasyondaki artışa paralel olarak yüzde 1,06 oranında arttırılması, Türk medyasının önemli bir bölümünde "müjde" denilerek yansıtıldı.

Eğitim-Sen ise konuyla ilgili açıklamasında, "Kamu emekçileri açısından herhangi bir 'müjde'den bahsetmek mümkün değildir" değerlendirmesinde bulundu.

AKP hükümetinin 'kaşık ile verdiklerini kepçe ile alırken' bir de ek zam aldatmacası yaptığını dile getiren sendika, "Yıllarca emeği ile geçinen insanları işsizliğe, yoksulluğa, çalışma şansına sahip olanları ise “sefalet ücretine” mahkûm edenler, bir taraftan kaşık ile verdiklerini kepçe ile alırlarken, diğer taraftan komik bile sayılamayacak “zam” oranları ile tüm emekçilerle resmen dalga geçiyorlar" görüşünü ortaya koydu.

Türkiye’nin dört bir yanında, yaşadıkları tüm olumsuzluklara rağmen fedakârca çalışan eğitim emekçilerinin, yıllardır insanca yaşayabilecekleri bir ücret almanın mücadelesini yürüttüklerini hatırlatan Eğitim-Sen, memur maaşlarına yapılan son zamlarla birlikte bu mücadelenin daha da güçlendirilmesi gerektiğinin görüldüğüne dikkat çekti.

2010 Temmuz ayından itibaren memur maaşları % 2,5 + % 1,06, toplamda da % 3,56 oranında artırılacak. Bu artış sonrasında ise, evli ve en az iki çocuk sahibi bir devlet memurunun aylık ücretine göre hesaplamalar, AKP'nin "müjde"sinin hiç de gülümsetici bir müjde olmadığını açıklıyor. Örneğin, sözü edilen "müjde", 13. derecenin 3. kademesinde bulunan bir yardımcı hizmetlinin maaşında 13,62 TL, 14 derecenin 3. kademesindeki bir memur için 13,98 TL ve 9. derecenin 2. kademesindeki bir öğretmen için ise 16,24 TL'lik zam anlamına geliyor.

Eğitim-Sen, bu komik zam oranıyla ilgili olarak, memurun "artan geliri" ile neler yapabileceğini de sıraladı. Buna göre, yeni zamlara göre; 13,62 TL’lik artışla 1 ay içinde sadece 27 tane simit, 9 litre süt, 1 kg 200 gr zeytin, 2 kg 250 gr pirinç ve 523 gr kırmızı et alınabilecek. 13,98 TL ile ise 1 ay içinde 28 tane simit, 9 litre süt, 1 kg 250 gr zeytin ve 2 kg 300 gr pirinç ve 537 gr kırmızı et sahibi olunabilecekken; 16,24 TL’lik “ek zam” ile bir ay içinde 32 adet simit, yaklaşık 11 litre süt, 1 kg 475 gr zeytin, 2 kg 700 gr pirinç ve sadece 620 gr kırmızı et alınabiliyor.

Bu tablodan da anlaşılacağı gibi, kamu emekçilerinin yüzünü güldürecek bir zam uygulamasına gidilmedi. Sendikacılar, bu durumu "sefalet zammı" şeklinde ele alırken, hükümete yakın yayın organları ise, yukarıdaki rakamları "müjde" şeklinde yansıtarak, açıkça memurlarla alay ediyor.

ANF NEWS AGENCY

Başbakan Erdoğan'a Ferhat Tunç için mektup

ALİ BARIŞ KURT -ANF

Eruh-Çirav Festivali’nde yaptığı konuşma nedeniyle sanatçı Ferhat Tunç hakkında istenilen 15 yıla kadar hapis istemi, Freemuse, (Dünya Müzik ve Sansür Forumu) tarafından tepkiyle karşılandı. "Ferhat Tunç aleyhindeki davayı düşürün" diyen Freemuse'un çağrısı, Avrupa Parlamentosu'nun eski üyelerinden Jens Peter Bonde, Lübnanlı ud sanatçısı Marcel Khalife ve Pakistan’ın dünyaca tanınan rock sanatçısı Salman Ahmad tarafından da destek gördü. Bu isimler, aynı zamanda Freemuse Ödülü Sahibi olan Ferhat Tunç’a açılan son davanın düşürülmesini istiyor.

'İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNDE TÜRKİYE'NİN SİCİLİ KABARIK'

Uluslararası düzeyde destekleyenleriyle birlikte Freemuse'un, Genel Müdür Marie Korpe ve Program Menajeri Ole Reitov imzasıyla Başbakan Erdoğan'a gönderdiği mektupta, Ferhat Tunç'un Türk makamlarınca sürekli olarak taciz edildiği belirtildi. Bu durumdan endişe duyduklarını belirten Korpe ve Reitov, Türkiye’nin insan hakları ve ifade özgürlüğü sicilinin 'kabarık' ve uluslararası inceleme altında olduğuna dikkat çekerek, şu değerlendirmede bulundular: "Türkiye’nin sanatçılarını sansür etmeye ve soruşturmalarla cezalandırmaya devam etmesinden büyük üzüntü duyuyoruz. Ferhat Tunç sayısız etkinlikte barışçıl bir çözüme olan inancını ifade etmiştir. Tunç daima, uluslar arası insan hakları sözleşmelerine uygun şekilde ifade özgürlüğünü savunmuştur." Mektupta ayrıca, "Sayın Ferhat Tunç’a açılan davanın düşürülmesini saygıyla rica ediyoruz" ifadeleri kullanıldı.

ULUSLARARASI DESTEKÇİLER

Freemuse tarafından Başbakan Erdoğan'a gönderilen mektup; Avrupa Parlamentosu eski üyesi Jens Peter Bonde, UNESCO Barış İçin Sanatçılar'dan Marcel Khalife, müzisyen ve BM İyi Niyet Elçisi Salman Ahmad, Kaliforniya Üniversitesi Tarih Bölümü'nden Mark Levine, sanatçı Deepika Thathaal ve Danimarka Pen Yönetim Kurulu'ndan Klaus Slavensky gibi uluslararası düzeyde tanınan isimlerce de desteklendi.

TUNÇ: BAŞKA ÜLKEDE KONUŞSAK, ÖDÜL ALIRIZ!

Sanatçı Ferhat Tunç, gerek hakkında istenen hapis cezasını gerekse de kendisine yönelik uluslararası desteği, ANF'ye değerlendirdi. Hakkında açılan dava ile birlikte bir kez daha Türkiye’de barışı savunmanın, Kürt sorununda barışçıl-demokratik bir çözümde ısrar etmenin ne kadar zor olduğunu anladığını söyleyen Tunç, "Bu durum ayrıca, Kürt sorunu söz konusu olduğunda düşünce ve ifade özgürlüğünün nasıl bir yargısal tehditle yüzyüze bırakıldığının açık bir göstergesidir" dedi.

Festival sırasında yaptığı konuşmadan ötürü yargılanan sanatçı Ferhat Tunç, bu konu üzerine de, şunları dile getirdi: "Dünyanın bir başka ülkesinde olsaydı, yaptığım konuşma barış adına ödüle layık görülürdü. Oysa ülkemizde15 yıl hapisle yargılanmanın gerekçesi haline getiriliyor. Mevcut AKP hükümetinin bu durumu hangi 'demokratik açılım'la açıklayacağını merak ediyoruz."

'ÇOCUKLARDAN SONRA SANATÇI VE AYDINLAR HEDEFTE'

Ferhat Tunç, ANF'ye yaptığı açıklamada uluslararası düzeydeki destekten ise memnuniyet duyduğunu ve desteği anlamlı bulduğunu kaydetti. "Barış mücadelesi bir insanlık mücadelesidir, bu mücadelede bizleri yargılayanlar aynı zamanda insanlığı da yargılamış sayılacaklar" diyen Tunç, ekledi: "Zor olmakla birlikte bu mücadelenin böylesine bir dayanışmayla anlam kazandığını söylemek istiyorum." Açılan davanın kendisi şahsında ülkedeki barış yanlılarına yönelik olduğuna dikkat çeken Tunç, "Bu davayla birlikte TMK mağduru çocuklardan sonra aynı maddeden, bu sefer de sanatçı ve aydınlar baskı altında tutularak mağdur edilmek istenmektedir. Bunları, bu mağduriyeti en üst boyutta yaşayan bir sanatçı olarak söylüyorum" şeklinde konuştu.

28 Temmuz'da Diyarbakır 4. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülecek duruşması için Tunç, "Başta Diyarbakır halkı olmak üzere, sivil toplum kuruluşları, siyasetçi, aydın ve sanatçılar tarafından yalnız bırakılmayacağıma inanıyorum" dedi.

ANF NEWS AGENCY

Aydın'daki Kürtlere faşizan baskı

ALİ BARIŞ KURT -ANF

Aydın'a göç etmiş ve birçoğu düşük gelirle geçinmek zorunda olan Kürtlere, Aydın'ın yerel gazeteleri aracılığıyla, "Sokağa çıkıp PKK'yi kınayın" baskısı yapılıyor.

Kentin yerel yayın organlarından Mücadele gazetesi, bir süredir çatışma ortamını bahane ederek, ölen askerler için Kürtlerin sokağa çıkarak PKK'ye tepki göstermesini istedi.

Kürtlerin, bu istekleri yerine getirmediği takdirde ‘Aydınlı Türk halkı’ tarafından "potansiyel terörist" olarak görüleceği tehdidinde bulunan gazetenin sahiplerinden Güçlü Çezik, şu ifadeleri kullanıyor: "...Eğer sen bu gömleği yırtıp atmazsan, üzerine atılan bu yaftayı parçalamaz ve reddetmezsen, terörü, kanı ve şiddeti desteklemediğine insanların inanmasını nasıl beklersin ki? Sana terörün potansiyel destekçisi gözüyle bakılmasına, sana karşı şüpheyle, kuşkuyla, güvensizlikle yaklaşılmasına nasıl engel olabilirsin ki?"

Aydın'da yaşayan Kürtlerin bir an önce sokağa çıkarak PKK'ye karşı yürüyüş düzenlemelerini isteyen Çezik, devamında Kürtler için, "Çünkü onların susması, kanlı terör eylemlerini onaylamak gibi algılanıyor" iddiasında bulundu. Güçlü Çezik, 'aba altından sopa göstermek' deyimine uygun olarak, yazısında şu ifadelere de yer verdi: "...Halkımız arasında 'tepki göstermediklerine göre onaylıyorlar, destekliyorlar' algısı çok ama çok tehlikeli şekilde hızla yayılıyor."

Gazetenin sahibi Mustafa Çezik de, kaleme aldığı yazısında, Kürtleri sokağa çağırdı! Çezik, Aydın'daki Kürtlerin alanlara çıkarak, "Türk, Kürt kardeştir, 'terör' örgütü kalleştir" şeklinde slogan atmalarının şart olduğunu öne sürdü.

'KÜRTLERİN İRADESİ AYDIN'DA DA AYNIDIR'

Aydın'da yaşayan Kürtler ise, ANF'ye yaptıkları açıklamalarla, yerel basının bu dayatma ve tehditkar tavrına tepki gösterdiler. Aydınlı Kürtler, şöyle konuştular: "Bu dayatmalara boyun eğmeyeceğiz. Bizden istenilen işbirlikçi olmamızdır ama başaramayacaklar. Kürtlerin karşı olduğu kimdir-kim değildir, herkes görüyor zaten. Kürtlerin iradesi Diyarbakır'da da Aydın'da da aynıdır."

Ölen her iki tarafa da üzüldüklerini söyleyen Muş doğumlu bir Kürt işçi, ancak Kürt hareketinin barış çağrılarına kulak vermediği için ölümlerden devletin sorumlu olduğunu belirtti.

Görüşüne başvurduğumuz, kentteki diğer Kürtler de, sadece savaşın son bulması için sokaklara çıkabileceklerini, asla milliyetçi politikalara ve baskılara alet olmayacaklarını dile getirerek; gazetenin isteğine karşı duruş sergilediler.

ANF NEWS AGENCY

soL'da sözde bir komünist!

ALİ BARIŞ KURT - ANF

soL haber portalında yazarlık yapan İlker Belek, devletle Kürtleri bir tutmakla kalmıyor; KESK üyesi Kürtlerden de rahatsız oluyor!

soL haber'de yine Kürtlere ve Kürt hareketine saldıran bir yazıya yer verildi. "Kürt sorununda nereye?" başlıklı yazı, İlker Belek tarafından kaleme alındı. Yazının giriş bölümünde, Kürt sorununda son gelinen aşamaya dair bazı değerlendirmeler yapan Belek, ardından ise milliyetçi düşüncelerini açığa vuruyor.

EZENLE EZİLENİ BİR TUTAN 'KOMÜNİST'!

Çatışmaların devam etmesi halinde halklar arasında kutuplaşmanın yaşanacağını belirten İlker Belek yazısında "...Bütün bunlar her iki tarafın sergilediği etnik siyasetin sonuçları olarak ortaya çıkacak kaçınılmaz sonuçlardır" ifadelerini kullanıyor. Resmi devlet ideolojisiyle Kürt hareketini bir tutan yazar, "...Bütün bunlar kötümser tahminler mi? O halde yalnızca son örneğe, Kırgızistan’a, orada şimdi Özbeklere yapılanlara bakın. Hiç kimse biz bunları istemiyoruz demesin. Resmi politikaların da Kürt siyasetinin de neden olacağı kaçınılmaz sonuç budur" diyerek, devletle Kürtleri bir tutacak kadar ileri gidiyor.

KESK İÇİNDEKİ KÜRTLERDEN RAHATSIZ!

Ancak İlker Belek'in milliyetçi ifadeleri, yazının sonlarına doğru giderek belirginleşiyor. Belek, KESK içerisinde Kürtlerin bulunmasından dahi rahatsız olduğunu, şu satırlarla itiraf ediyor: "…Bu noktada, ‘Kürt hareketi kendi yapması gerekeni yapıyor, sosyalistler de kendi işlerini yapsınlar’ denilemez. Çünkü, Kürt hareketinin yaptığı her şey sınıf hareketini ezici bir karakter taşıyor. Örneğin KESK ağırlıklı olarak bu nedenle bit(iril)miştir. KESK neredeyse tamamen Kürt kimliği kazanmış ve batıda emekçi sınıf hareketi milliyetçi ve dinci sendikaların eline bırakılmıştır." Yazar böylece, KESK içerisinde ne kadar Kürt kamu emekçisi bulunursa, batıdaki kamu emekçilerinin sendikadan o derece uzak durduğu yönünde yeni bir iddia da ortaya atıyor.

Yazarın resmen "KESK Türk kimlikli olmalı" dercesine yansıttığı bu ırkçı söylemlerin, kendisine komünist yakıştırmasını yapan bir partinin yayın organında yer alması ise dikkat çekici bulunuyor.

PKK, TSK İLE DEĞİL TÜRKLERLE ÇATIŞIYORMUŞ!

İlker Belek'in, aynı yazıda dile getirdiği bazı sözler ise, doğrudan Kürt hareketinin mücadelesini hedef alıyor. Hiç çekinmeden milliyetçilik yapan Belek, PKK'nin Türkleri hedef aldığını da, şu cümlelerle ileri sürüyor: "Eğer tercih edilen taktik silahlı mücadele ise, PKK’nın bugün silahlı mücadele verdiği güç ordu değil Türk milletidir. Süreç ordu ile milletin konsolidasyonuyla sonuçlanmıştır."

Yazar, PKK’nin Türk halkına düşmanlık yaptığını ortaya attığı bu iddialarını ise, herhangi bir somut örnekle güçlendiremiyor.

DAHA ÖNCE DE SALDIRMIŞTI

Bilindiği gibi geçmiş haftalarda yine soL haber portalında Kürt siyasetçilere yönelik ağır hakaretler içeren yazılar yer almıştı. Bu yazılardan birinin sahibi yine İlker Belek'ti. Belek söz konusu yazısında, Kürt siyasetçi Ahmet Türk'e yapılan saldırıyı onaylamış, BDP'li Sırrı Sakık'ın da Türklere düşmanlık yaptığını şu sözlerle iddia etmişti: “Kürt sorunundaki çözümsüzlük sürüyor… Ahmet Türk’e atılan yumruk olayının bütün bileşenleri bunun göstergesidir: Yumruklayanın emekçi kimliği de, çalıştığı kahvehanenin sahibinin yumruklayanı ‘her Türk Türklüğünün gerektirdiğini yapar’ şeklindeki açıklaması da, Sırrı Sakık’ın olay yerinde ‘bunun hesabını vereceksiniz’ sözleri de, sonrasında ‘Kürtler 1915’in Ermenileri değil’ eklemesi de... Hepsi tek bir şeyi gösteriyor: Bildikleri tek şey etnik siyasettir. Etnik kutuplaşma had safhadadır. Aradaki ilişki biçimi düşmancadır. Yumruğu atan bir emekçi, yumruğu yiyen bir toprak ağası, tepki görme nedeni Kürtlüğü, Sırrı Sakık’ın hesap sorulması çağrısında bulunduğu kesim Türklerdir.”

Yukarıdaki yazı ise daha sonra yayın organının yönetimi tarafından kaldırılmıştı.

İlker Belek'in ve Yurdakul Er'in söz konusu yayın organındaki yazıları, TKP'li ve BDP'li gençler arasında da gerginliğe yol açmış; iki milliyetçi yazar yüzünden iki gençlik örgütü üniversitelerde çatışmıştı. Ardından parti yönetimlerinin olumlu tutumlarıyla, gerginlik sona ermişti soL haber portalı da, Kürt gençlerinin haklı tepkileri sonucu söz konusu yazıları yayından kaldırmıştı. Ancak soL editörlerinin İlker Belek'in son yazısıyla birlikte, bu kez nasıl bir karar alacakları merak ediliyor.

SAMİ EVREN: IRKÇI VE GERİCİ BİR SÖYLEM

KESK Genel Başkanı Sami Evren, İlker Belek'in söylemleriyle ilgili ANF'ye konuştu. Belek'in özellikle sendikalarıyla ilgili söylemini sorduğumuz Evren, sözkonusu yazıda kullanılan söylemin, ırkçılar tarafından dillendirilen söylemlerden farklı olmadığını belirtti.

"Soldan doğru, kendini emek ve demokrasi gücü olarak ilan eden kişi ve kurumlardan böyle bir eleştirinin gelmesini anlamak mümkün değil" diyen Evren, "Bu tür söylemler aynı zamanda işverenlerin, devletin, gerici ve ırkçı yaklaşım içerisinde bulunan kesimlerin de söylemidir. O yüzden bunu kabul etmek mümkün değil" değerlendirmesinde bulundu. KESK'in son 2 yıldaki mücadele programına bakıldığında krize karşı en görkemli mitingin örgütlenildiğinin görüleceğine dikkat çeken Evren, Belek'in ifade ettiği "KESK Kürtler yüzünden bitmiştir" anlamındaki sözlere karşı çıktı ve şöyle konuştu: "KESK, sadece Ankara'da değil, İstanbul'da da emekçilerin birliğini sağlayarak örgütlenmiştir. Son yılların Türkiye tarihinde en büyük iki mitingini de sendikamız düzenlemiştir."

Yerel seçimlerde AKP'ye ve krize karşı etkili mücadeleyi de, Kürt ve Türk emekçilerinin birliği temelinde gerçekleştirdiklerine dikkat çeken KESK Genel Başkanı, "Anlatıldığı gibi KESK'e yapılan bu eleştiri gerçekçi olsaydı, 6 konfederasyonu bir araya getiremezdik. O sendikalar içinde asla uyuşmayacağımız sendikalar vardır ama emekçilerin birliği bu problemi de çözmüştür" dedi.

1 Mayıs'ta Taksim'i kazandıklarını da anımsatan Evren, Tekel işçilerinin mücadelesinde de yine Kürt ve Türk emekçilerinin birliğine vurgu yaptı. Evren, İlker Belek'in sözleri için, "Bu tür söylemler ucuz söylemlerdir" dedi ve "26 Mayıs’ta gösterdiğimiz kararlılık bütün Türkiye'de doğru algılanmalıdır. 26 Mayıs'ta bizlerle birlikte olmayanlar, özellikle İstanbul'da, Beyazıt meydanında KESK'le birlikte olmayanlar neye hizmet etmişlerdir" diye sordu.

'KESK İNSANLARIN ÖLMESİNE GÖZ YUMAMAZ'

"Dolayısıyla biz bu tür söylemlerle bize eleştiri yapılmasını doğru görmüyoruz" diyen KESK Evren, KESK'in çizgisini ise şöyle açıkladı: "Biz, memleketin temel sorunlarını gören bir yerde duruyoruz. Ülkede çatışmalar devam ediyorsa, kan akıyorsa, insanlar ölüyorsa susacak mıyız, barış demeyecek miyiz? İnsanların kimlikleri yok sayılıyorsa, kimliklerine, kültürlerine sahip çıkmayacak mıyız?"

'KÜRT SORUNUNDAKİ TAVRIMIZ, SINIF MÜCADELESİNE UYGUNDUR'

Evren, bu tür demokratik adımları sınıf mücadelesinin dışlamadığını kaydederek, Kürt sorunundaki tutumlarının aynı çizgide süreceğini duyurdu. Sami Evren, sözlerini şöyle noktaladı: "Sınıf mücadelesi aynı zamanda bunları da içerir. Bu sorunun çözümü aynı zamanda emekçi örgütlerinin destekleriyle de olacaktır. Burjuvaziden icazet beklemeye ya da olmayacak bir tarihe sorunu erteleme lüksümüz yoktur."

ANF NEWS AGENCY

Polisten korkup intihar etti

ALİ BARIŞ KURT - ANF

Aydın'da borcu dolayısıyla sürekli polislerin baskısına maruz kalan Salih R. isimli kişi, intihar ederek hayatına son verdi.

Cumhuriyet Mahallesi'nde oturan 51 yaşındaki Salih R., bir süredir ekonomik sorunlar yaşıyordu. Araç tamircisi olarak çalışan Salih R.'nin evine, yine polisler geldi. Aynı zamanda üç çocuğu da bulunan Salih R ise polisin yine kendisine baskı uygulayacağı için paniğe kapıldı. Polisin zorla kapıdan girmeye çalışması sonrasında ise Salih R., evinin balkonundan atladı ve olay yerinde yaşamını yitirdi.

POLİSE SİNİRLENDİ, KAMYONUNU YAKTI

Aydın polisinin sicili, gerek sıradan yurttaşlara gerekse de siyasilere baskı konusunda geçmişten beri hayli kabarık. Aydın polisi, yine aynı gün bir kamyon şoförünün de, aracını yakmasına sebep oldu. İzmir-Aydın karayolunda Oktay Arıkoğan adlı kamyon şoförünü durduran polisler, Arıkoğan'ın aracında herhangi bir eksiklik olmamasına rağmen, kendisine ceza keseceklerini söylediler. Bunun üzerine öfkelenen Arıkoğan ise kamyonunu ateşe verdi. Büyük hasar gören kamyonun şoförü Oktay Arıkoğan, polislerin hukuksuz bir biçimde kendisine sürekli ceza kestiklerini söyleyerek, henüz geçen hafta 500 TL'ye yakın trafik cezası ödediğini kaydetti. Arıkoğan'ın polisler yüzünden yaktığı aracında bu kez de 8 bin TL maddi zarar oluştuğu öğrenildi. Arıkoğan, tüm bunlar yetmezmiş gibi ardından gözaltına alındı.

SİYASİ GÜÇLER DE BASKI ALTINDA

Aydın polisinin hukuksuz uygulamaları sadece sıradan yurttaşlarla sınırlı kalmıyor. Kentteki sivil toplum örgütü ve sol siyasi partilerle birlikte Kürtler de, Aydın Emniyet Müdürlüğü'nün ve Aydın Valiliği'nin hiçbir kentte olmadığı kadar hukuksuzca davrandığını düşünüyor.

Son olarak kentte "Genel grev, genel direniş" yazılı afiş asan EMEP'lileri de, Aydın polisi kıskaç altında tutuyor. Polis, grev afişi asan EMEP'lileri takip ederek, afişleri asıldıkları yerden birer birer gizlice söktüler. Polisler, EMEP'liler tarafından suçüstü yakalanmışlardı!

GENÇLER DE KISKAÇ ALTINDA

YÖK'ü protesto eden üniversite öğrencileri de, Aydın polisinin tahammül göstermedikleri arasındaydı. Polis, protestocu gençleri bildiri dağıtırken taciz etmiş ve açık adreslerini zor yoluyla öğrenmişti. Aynı zamanda üniversite içerisinde demokratik duruşlarını gösteren öğrencilere de polis, bu kişilerin başka şehirdeki ailelerinin evine gidip, "kızınız-oğlunuz kötü yola düştü" diyerek, gözdağı vermişti.

1 Mayıs'ta da polis, Deniz Gezmiş resimleriyle alana girilmesine tahammül edemeyerek, işçi ve emekçilere tehditler savurmuştu.

BDP'li gençlere yönelik hukuksuz tutumlarıyla da bilinen Aydın polisi, çok sayıda Kürt genci geçtiğimiz günlerde tutukladı. Kürt öğrencilerin kaldığı evlere gece yarısı sürekli baskın düzenlemek de, Aydın polisinin 'marifetleri' arasında.

ANF NEWS AGENCY

Güler Zere ve Mahir Çayan'ı ananlara gözaltı

ALİ BARIŞ KURT - ANF

KESK'e yönelik baskılar son bulmuyor. Sendikanın yöneticileri, bu kez de katledilen devrimcilerin anmalarına katıldıkları gerekçesiyle gözaltına alındılar.

KESK MYK Üyesi ve Örgütlenme Sekreteri Akman Şimşek, SES MYK Üyesi Meryem Özsöğüt, Ankara BES 1 No'lu Şube Yöneticisi Ahmet Danacıoğlu'nun da aralarında bulunduğu bir grup sendikacı, Güler Zere'nin ve Mahir Çayan'ın ölüm yıldönümü dolayısıyla yapılan anmalara katıldıkları için sabaha karşı gözaltına alındılar.

KESK Genel Başkanı Sami Evren, Güler Zere ve Mahir Çayan anmalarına katıldıkları gerekçesiyle gözaltına alınan sendika üyelerinin derhal serbest bırakılmalarını istedi.

Terörle Mücadele Ekipleri tarafından gözaltına alınan sendikacılara, KESK Genel Başkanı'ndan yazılı açıklamayla destek geldi. "Arkadaşlarımızın sudan gerekçelerle gözaltına alınmış olmasına sessiz kalmayacağız" diyen KESK Genel Başkanı Sami Evren, şöyle konuştu:

"Avukatların emniyet kaynaklarından aldığı bilgiye göre arkadaşlarımız Güler Zere anması ve Mahir Çayan’ın ölüm yıldönümü anmalarına katıldıkları için gözaltına alınmıştır. Bilindiği gibi Güler Zere yakalandığı amansız hastalıktan sadece geç salıverildiği için kurtarılamamış ve aynı durumda olan hasta tutuklular için öne çıkmış bir toplumsal kişiliktir. Zulme uğramıştır ve halkın vicdanında önemli bir yer edinmiştir. Mahir, Deniz, İbo gibi özgürlük, eşitlik ve demokrasi mücadelesinde Türkiye tarihine geçmiş; kayıpları halkın ve emekçilerin belleğinde silinemez bir yer edinmiş bir tarihsel kişiliklerdir. Toplumun bellek ve vicdanında yer edinmiş kişilerin ölüm yıldönümlerinde anmalar yapılması etkinlikler düzenlemesi ne zamandan beri bir suç olarak görülmektedir?"

Yapılmak istenenin suç teşkil etmeyen etkinliklerin gerekçe gösterilerek, toplumun örgütlü kesimlerinin yıldırılması olduğuna dikkat çeken Evren, "Arkadaşlarımız toplum içinde yerleri, meslekleri olan; adresleri belli insanlardır. Dolayısıyla herhangi bir soruşturma için yetkililer tarafından davet edilmeleri, ifadelerine başvurulmaları mümkünken, darbe dönemlerine benzer bir biçimde sabaha karşı gözaltına alınmalarının hiçbir anlaşılır yanı yoktur" değerlendirmesinde bulundu.

AKP hükümetine de tepki gösteren Sami Evren, "Siyasi iktidar bilmelidir ki, KESK demokrasi dışı bu uygulamalar karşısında mücadelesinden geri adım atmayacaktır" diyerek, gözaltındakilerin acilen serbest bırakılmaları talebinde bulundu.

Bilindiği gibi, bugün yine KESK üyelerine yönelik bir gözaltı saldırısı yaşanmış ve 657 sayılı kanunda yapılacak değişikliklere karşı AKP İl Başkanlığı önüne yürümelerine izin verilmeyen Siirt'teki KESK üyesi 20 kişi gözaltına alınmıştı.

ANF NEWS AGENCY

Aydın'da CHP-MHP el ele

ALİ BARIŞ KURT - ANF

Aydın'da CHP ile MHP birçok ortak girişimde bulunuyor. Son olarak Aydın Belediye Meclisi’nde Belediye Başkan Yardımcısı Uğur Alkanlı, "CHP ile MHP ortaktır" şeklinde bir açıklama yaptı.

Aydın'da geçen yerel seçimlerde belediye başkanlığını, CHP'nin Aydın Milletvekili Özlem Çerçioğlu kazandı. Belediye Başkanlığını kazanmasının ardından Çerçioğlu, milletvekilliğinden istifa etmişti. Çerçioğlu, dönemin genel başkanı Deniz Baykal tarafından yapılan talimatla belediye başkanlığına aday olmuştu.

ÇERÇİOĞLU; ESKİ MHP'Lİ

CHP'li Aydın Belediye Başkanı Özlem Çerçioğlu'nun, eski bir MHP'li olduğu biliniyor. Çerçioğlu, eski geleneğinden hiçbir şey kaybetmiyor ve böylece bir MHP'liden farklı da davranmıyor! Belediye Başkan Yardımcısı Uğur Alkanlı da, Çerçioğlu'nun bu duruşunu teyit edercesine bir açıklama yaptı. CHP ile MHP'nin 'ortaklığına' değinen Alkanlı, yerel sorunların işlendiği meclis toplantısındaki bir konuşmasında, şu ifadeleri kullandı: “Büfeleri kaldırılan vatandaşların mağduriyeti konusunda AKP'lilerin gösterdiği hassasiyeti CHP’liler ve ortağımız MHP’liler de gösteriyor.”

MHP'Lİ BAŞKANDAN CHP PROPAGANDASI!

MHP Aydın İl Başkanı da, CHP'li Belediyeden duydukları memnuniyeti dile getirdi. "Çerçioğlu'nun gidişatı çok iyi" diyen Muti, CHP'li belediyenin icraatleri ile propaganda yaptı! Çerçioğlu’nun seçilmesinden bu yana 15 aylık bir süre geçtiğini hatırlatan Muti, Çerçioğlu için, "Belediyenin çalışmalarına belediye borçlarının yapılandırılmasından başlamasına olumlu bakıyoruz. Onun dışındaki çevre yolu, yeni otogar yapımı, belediye binası inşaatı gibi projelerde belli bir yol aldığını düşünüyoruz. Bunlara baktığımızda Çerçioğlu’na bir not verecek olsak, hal ve gidişatının çok iyi olduğunu söyleyebiliriz” değerlendirmesini yaptı.

Geçtiğimiz günlerde de MHP Kadın Kolları Aydın İl Teşkilatı üyeleri Aydın Belediye Başkanı Özlem Çerçioğlu'nu ziyaret ederek, kendisine övgüler dizdiler.

İŞÇİ DÜŞMANI ÇERÇİOĞLU

Öte yandan CHP'li Çerçioğlu, işçi karşıtı davranış ve uygulamalarıyla da biliniyor. 1 Mayıs'ta belediye işçilerine izin hakkı tanımayan Özlem Çerçioğlu, belediye çalışanlarının aktardığına göre, çalışanlara yönelik hakaret ve küfürler de savuruyor. Çerçioğlu, yine kendisine ait JANTSA'da da geçtiğimiz yıl yüzlerce işçiyi 'kar edemiyoruz' bahanesiyle işten çıkarmıştı. Oysa JANTSA, İstanbul Sanayi Odası'nın (ISO) açıklamalarına göre, son dönemde Türkiye’nin en fazla kar eden 500 büyük şirketi arasındaydı.

ANF NEWS AGENCY

Ahmet Türk'e saldırıyı desteklemek basın özgürlüğüymüş!

ALİ BARIŞ KURT - ANF

Basın Konseyi, Ahmet Türk'e yönelik şiddeti, gazetesindeki köşesinde onaylayan Yılmaz Özdil hakkındaki kararını açıkladı.

Basın Konseyi, kapatılan DTP'nin Genel Başkanı Ahmet Türk'e yönelik saldırıyı meşrulaştıran bir yazı kalame alan, Hürriyet yazarı Yılmaz Özdil'i 'suçsuz' buldu. Star gazetesi yazarı Ahmet Kekeç ve avukat Tugay Bek tarafından şikayet edilen Özdil ve Hürriyet gazetesi, Basın Konseyi'ne göre Ahmet Türk'e saldırıyı desteklerken, "basın özgürlüğünü" kullanmışlar!

Hürriyet yazarı Yılmaz Özdil, 14 Nisan 2010 tarihinde "Yumruk" başlıklı bir yazı kaleme alarak; bu yazısında, Samsun'da bir faşist tarafından Ahmet Türk'e yapılan saldırıyı destekler ifadeler kullanmıştı.

MADDELER İHLAL EDİLMEMİŞ!

Basın Konseyi, bunun üzerine gazeteci Ahmet Kekeç ve avukat Tugay Bek'in şikayetlerini değerlendirmeye aldı. Basın Konseyi Sözleşmesi'nin 11-E maddesi çerçevesinde, Basın Meslek İlkeleri'nin "Şiddet ve zorbalığı özendirici, insani değerleri incitici yayın yapmaktan kaçınılır" şeklindeki 13. Maddesinin ihlal edilip edilmediğini inceleyen Konsey, sonuç olarak Özdil'in yazısında bu maddelere tekabül eden bir suç olmadığına ve Özdil'in yazısının "fikir yazısı" olduğuna karar verdi!

Basın Konseyi, yazının bütünü ele alındığında Özdil'in ifadelerinin şiddeti yüceltme amacı gütmediğini ve basın özgürlüğü sınırları içinde değerlendirilmesi gerektiğini öne sürdü.

"Bu sebeple Basın Meslek İlkeleri’nin 13. Maddesi ihlal edilmemiştir" denilen açıklamada, Özdil ve Hürriyet gazetesi için yapılan şikayetin oybirliğiyle "yersiz" bulunduğu belirtildi.

FAŞİST SALDIRGAN HERKESE TERCÜMAN OLMUŞ!

Yılmaz Özdil, yoğun tepkilere neden olan Hürriyet'teki yazısında, şu ifadeleri kullanmıştı: "...Bu ülkenin çocuklarına ateş edip öldürmek “demokratik hak” kabul ediliyorsa, parti liderine girişmek niye“ırkçılık” oluyor? Mayın demokrasiyse... Yumruk niye faşizm?" Özdil yazısını, şöyle noktalamıştı: "...Yumruğunu “adaletin tokmağı” yerine koyup, Ahmet Türk’ün burnuna inen kişi, bu ülkede pek çok kişinin duygularına tercüman oldu... Çünkü, teröristi meşru hale getiren “açılım” saçmalığı, sadece bir tarafta değil, öbür tarafta da “eşkıyayı kahraman” yapmaya başladı. Hukuku guguk haline getirirsen... “Ona göre başka, buna göre başka” işletirsen, olacağı budur.”

Yılmaz Özdil, her ne kadar Türk'e saldıran faşistin 'herkese tercüman olduğunu' ileri sürse de, ülkenin bütün kesimlerince Ahmet Türk'e yapılan alçak saldırı kınanmıştı. Kürtler ise Türk'e yapılan saldırıya sokaklara çıkarak en sert tepkiyle yanıt vermişlerdi.

Bu arada Hürriyet gazetesinin okur temsilcisi Faruk Bildirici de Ahmet Türk’e yapılan saldırıyı savunan Yılmaz Özdil'i eleştirmişti.

ANF NEWS AGENCY

Köşk'te kimliği de faili de meçhul ölüm!

ALİ BARIŞ KURT - ANF

Aydın'ın Köşk ilçesinde, 1 ay önce bir inşaattan atılarak öldürüldüğü tahmin edilen kişinin kimliği açıklanmıyor. Cesedin kimliğinin tespit edilemediğini duyuran Köşk Emniyet Amirliği, soruşturmaya devam ettiklerini ileri sürdü.

13 Mayıs günü, Köşk 6 Eylül Mahallesi'ndeki Köşk Konakları B Blok'ta bulunan bir inşaattan 'düşme' sonucu bir kişi hayatını kaybetmişti. Orta yaşlı erkeğin cesedinin, tam 1 ay geçmesine rağmen ve yüzü ile vücudunda herhangi yara, tanınmayacak bir durum olmadığı halde, kime ait olduğu açıklanmıyor. İlçe Emniyeti, ilçe merkezi ve köylerde araştırma yaptıklarını ancak cesedin kimliği yönünde bir tespitte bulunamadıklarını iddia etti.

Aydın Valiliği'nin ise yaptığı açıklamada, kişinin intihar ettiğine dair bulguya rastlanmadığı halde, ölen kişi için, "yüksekten düşen" değerlendirmesini yaparak, kişinin intihar ettiğini ileri sürmesi dikkat çekti.

Aydın Cumhuriyet Savcısı Ömer Doğruöz de, olayla ilgili soruşturmanın devam ettiği bilgisini verdi ve ölen kişinin fotoğrafının basına verilmesini istedi. Ancak 1 hafta geçen bu isteğin ardından, henüz yerel basında da fotoğrafa yer verilmedi.

Sözkonusu inşaatın, Köşk Emniyet Müdürlüğü'nün civarında olması ise dikkat çeken diğer bir ayrıntı olarak görülüyor.

ANF NEWS AGENCY