17 Şubat 2010 Çarşamba

Kemal Okuyan röportajı

Kemal Okuyan ve partisi TKP, son zamanlarda sosyalist çevrelerce sıkça eleştirildi. TKP'nin ulusalcı bir tutum sergilediği, Kürt sorununun çözümü için yeterli mücadeleyi vermediği ve son olarak da darbe tartışmalarında darbecilerin safında yer aldığı gibi eleştiri ve iddialar; sosyalist yayınlarda bir süredir işleniyor. Kemal Okuyan'la röportajımızın tek nedeni mutlaka bu iddialara yanıt aramak değildi. Ancak Okuyan, sözünü ettiğimiz iddialarla ilgili sorularımızı da yanıtladı.


"İŞÇİ SINIFI 'KİŞİLİK' KAZANDI"

Böylesi bir dönemde bir komünist parti temsilcisiyle röportaja, pek tabii ki Tekel direnişi ile başlamak gerek. Sizce, Tekel direnişi Türkiye'deki sınıfsal mücadeleye ne kattı? Bundan sonraki günlerde, Tekel işçilerinin tutumunu kestirebiliyor musunuz?

Bu konuda çok şey söylenebilir elbette. Ama ben en fazla işçi sınıfının “kişilik” kazanmasını önemsiyorum. Direniş boyunca TEKEL işçisinin sergilediği görüntü, öğrenme hızı, geliştirdiği dayanışma kültürü, siyasi kavrayışı, kararlılığı ve öfkesini canlı tutup kontrol etme yeteneği tarihsel değer taşıyor. Zaman zaman direniş “mağduriyet” eksenine çekilmek istense de, hükümet her yolu deneyip işçileri toplumla karşı karşı getirmeye çalışsa da, TEKEL işçisi hakkını arayan emekçi görüntüsünü hiç yitirmedi. Fireler oluyor, olması doğal ama genel olarak TEKEL işçisinin bu işin peşini bırakacağını hiç sanmıyorum. Çoğu, “başarısızlığı” kabul etmeyecek denli benimsemiş durumda mücadeleci kimliğini. Böyle bir olasılığı düşünmüyorlar. Daha şimdiden çok şey kazandıklarının da bilincindeler. Şimdi bu aşamada bize, hepimize düşen, önümüzdeki günlerde gerekeni yapmak. Dolayısıyla bugün direniyorlar, kararlılar, yarından önce bugüne yoğunlaşmak gerek. Böyle yapmadan yarına hazırlanma şansları, şansımız yok.

Zonguldak maden işçilerinin yürüyüşüyle, Tekel işçilerinin mücadelesinin benzerlik veya farklılık taşıyan yönleri için ne söyleyebiliriz?

Hiç kuşkusuz Zonguldak maden işçilerinin yürüyüşü çok önemli, çok hacimli, çok değerli bir eylemdi. Etkili de oldu, bir dönemi simgeledi. Nicel bir karşılaştırma yapmak, hangisi daha önemliydi sorusunu yanıtlamak olmaz. Sınıf mücadelesi sürüyor ama madenci yürüyüşü bıraktığı izlerle geride kaldı. TEKEL direnişinin ise henüz ne kadar iz bırakacağı, neleri etkileyip neleri değiştireceği tam olarak bilinmiyor. Böyle bakarsak, bizim için, yani şu anda mücadele edenler için, TEKEL direnişi daha önemli olsa gerek. Ama iki işçi eyleminin dinamiklerine, ülkedeki siyasi koşullara, sendikal yapılanmalara, ölçeğe, solun durumuna bakarsak birbirleriyle kıyaslamanın pek doğru olmadığını görürüz.

Özgür Müftüoğlu geçtiğimiz günlerde Evrensel'deki bir yazısında, "bizim sendikacıları Yunanistan'a göndermek gerek" dedi ve önerisini şöyle açıkladı: "Bizim sendika yöneticilerini Yunanistan’a göndermek gerek. İki nedeni var bu önerimin. Birincisi, özellikle AB üyeliğini işçi sınıfının ve sendikaların kurtuluşu olarak görüp, emekçileri de buna ikna etmeye çalışanların, Yunanistan’ın durumunu görmesi için. İkincisi de grev nasıl yapılırmış öğrensinler diye..." Sizce de bir Yunanistan ziyareti iyi gelir mi bizim sendikacılara?

İlla ki yararı olur. Ama mücadele etmeye niyetli olanlara... Farklı bir bakış açısıyla gidip “beğenmiyorlar ama Avrupa Birliği’nin sağladığı haklar olmasa böyle eylemleri rahat rahat yapamazlardı” diyen de çıkacaktır. İki ülkenin sendikal yapılanmaları arasındaki fark da hesaba katılmalı. Aslında iki fark var. Birincisi, Yunanistan’da sendikalılaşma oranı hâlâ çok yüksektir, örgütlü, deneyimli bir işçi toplamı söz konusudur. İkincisi, Yunanistan’da sendikalara son derece ilerletici müdahaleler yapabilen güçlü bir komünist partisi vardır. Bu iki olgu birbirini desteklemektedir zaten. İşçi sınıfının örgütlenme alışkanlıkları komünistleri güçlendirmiş, güçlü komünist partisi işçilerin sendikal kazanımlarını korumuştur. Bugün YKP’nin direnci olmasaydı Yunanistan’da sendikalı işçilerin oranı dramatik bir biçimde düşmüştü. Bir de elbette iki ülkenin halkları, alışkanlıkları, kültürleri birbirine yakın, iç içe olsa da, oldukça farklı siyasal ve ekonomik koşullara sahip olduğumuz unutulmamalı.

Konfederasyonlar son görüşmelerinde Danıştay’a dava açmak ve 20 Şubat’ta merkezi bir eylemle Ankara’da buluşmak gibi kararların dışında somut pek bir şey ortaya koymadılar. Bu konudaki değerlendirmeniz nedir?

Örgütlü mücadeleyle birleştiği, ondan kan alıp ona kan verdiği sürece hukuki alandaki mücadeleyi asla küçümsememek gerekiyor. Özellikle bu hükümet, arkasındaki sınıfsal ve uluslararası güçlere pek güvendiğinden bu bağlamda çok açılıp saçıldı. Dolayısıyla Danıştay’a dava açmak elbette gerekir, bunun takipçisi olmak ve hatta hukuk alanındaki gelişmeleri topluma anlatmak. Ancak tek başına “hukuk”la bir yere varamazsınız. Kapıyı kapatırsınız pencereden girerler. Bugüne kadar TEKEL direnişinin etkili olması, özelleştirme sürecindeki hukuki açıkların, işçilerin haklarını gaspederken iktidarın yaptığı idari hataların ürünü değil. İşçiler son derece akılcı bir biçimde mücadeleye koyuldular ve AKP’yi o ana kadar kimsenin beceremediği kadar sarstılar. Bunun üzerine geldiğinde hukuk elbette etkili, önemli bir mücadele alanı. Sendikalar bunu yapsın. Bunu yapsın ama asıl yapmaları gerekeni de yapsın! 4 Şubat’ta sendikalar bugünkü zayıflıklarıyla bile yapabileceklerinin pek azını yaptılar. 20 Şubat’a gelince... Bu eylemi son derece etkili ve direnişe ek güç kazandıracak bir karaktere büründürme şansı var. Bu şans değerlendirilmeli, gerisini sonra tartışmalı.

"BİRÇOK SENDİKA HÜKÜMETLE ANLAŞMIŞ DURUMDA"

Tekel direnişinde görüldü ki, Türkiye'de sendikacılar işçilere değil, işçiler sendikacılara önderlik ediyor. Nasıl buluyorsunuz bu 'çelişki'yi?


Çok basit, işçiler sendikacıların çoğunun nasıl bir açmazla karşı karşıya olduğunu gördü. Birçok sendika hükümetle anlaşmış durumda, bazıları ise geçmişin ve sendikaların yapısal günahlarının şantajı altında. Kıpırdayamıyorlar. TEKEL işçisi bunun farkında. Ek olarak, işçiyi “siyasal ve ideolojik odak”lardan, “sol”dan uzak tutmaya dönük sağlı sollu çabaların bu kez etkili olmamasının da “çelişki” olarak tanımladığınız bu olguyla ilişkisi var.

Sizce Tayyip Erdoğan 'yola gelecek mi', yoksa Tekel direnişine gösterdiği patron tutumundan ödün vermeyerek Tekel işçilerini 'işsiz' yapma projesini yerine getirecek mi?

Bu soruya yanıt aramak, şu aşamada doğru olmaz. Tayyip’e kalsa, milim geri adım atmaz. Ama her şeye muktedir değil.

CHP'nin İzmir Karşıyaka'da KENT A.Ş işçilerine tanımadığı hakkı, Ankara'da Tekel işçilerine tanımasını nasıl okumalıyız?

Hiç şaşırtıcı değil. Sınıf tavrı bu, tersi saçma olurdu. CHP üyesi olup da TEKEL işçisiyle samimi bir dayanışma içinde olanları ayırıyorum, CHP için direnişin bir siyasi polemik unsuru olmaktan öte anlamı yoktur. Ayrıca direnişin çok da etkili olmasını istemezler. İşin içine halk, emekçiler girdiği anda tüyleri diken diken oluyor. Zaten CHP’nin öyle büyük bir ilgi gösterdiği filan yok.

TKP'YE YÖNELTİLEN ELEŞTİRİLER

Neden bazı çevreler siyasetinize"reformistlik" tanımını koyuyor? Hangi temele dayanarak TKP'ye "reformist" denilebilir mesela?


Ne için mücadele edildiği sorusu nasıl mücadele edildiği sorusuna kurban edildiği sürece bunlar olur. Dünyada birçok örnek var, son derece keskin mücadele biçimlerini tercih eden ya da bunu bir zorunluluk olarak yerine getiren hareketler son derece geri, sağcı yönelimlere giriyorlar. Bir siyasi hareketin ilk önce programına, sonra o programıyla gündelik siyaset arasındaki ilişkinin nasıl kurulduğuna bakılır. Programı en etkili bir biçimde hayata geçirecek araçları yaratıp yaratmadığı incelenir. Bu açıdan Marksist literatürdeki bu kavramdan kimin payına ne düşeceği belli olmaz. Herkes kendi yolunu seçer, başkalarıyla uğraşırkenkinden daha fazlasını doğru bildiği yolda ilerlemeye ayırır. Ve en önemlisi o yolda kendiyle tutarlı olur. Sahi Türkiye solunda kaç “yasal parti” oldu ya da olacak?

Darbe tartışmaları konusunda da partiniz belli sosyalist çevrelerce çok yoğun eleştiriler aldı. AKP'ye karşı olmak adına askere pek laf söylemediğiniz dillendiriliyor. Öyle mi gerçekten?

Bu doğrultuda partimize dönük “çok yoğun eleştiriler”in asıl kaynağı liberal-dinci koalisyon oldu. Bu koalisyon Türkiye solunun zaten zayıf olan bünyesine iyice nüfuz edip onu teslim almak için çok büyük bir çaba harcadı, harcıyor. Solda bu kuşatmadan etkilenenler var, en kritik günlerde gelişmelere Taraf-Radikal ikilisinin penceresinden bakan çok sayıda genç solcu olduğu acı bir gerçek. Onlar bir yana, bütününde solun ekseni kaymıştı ve birçok kişi bunun farkında bile değildi, TKP hiçbir zaman askerci bir konumda olmadı ama Türkiye solunda AKP’yi destekleyenlerin olduğu açık ve acı gerçekti. Bu destek keşke iddia edildiği gibi birkaç “liberal sol”cu ile sınırlı olsaydı. Türkiye solu bir dönem aklını yitirmenin, yani gerçekten teslim alınmanın eşiğine geldi. Biz de bu karalamaları ciddiye alıp havlu atsaydık, çok kötü bir sonuca ulaşılacaktı. Sorunuza dönecek olursak: TKP, tarihsel bir misyon üstlenmiş olan AKP iktidarına her tavır alışta askerlere de laf söyleme zorunluluğu hissetmiyor. Böyle bir kompleksi yok.

TSK’ya nasıl baktığımızla ilişkili olarak ise en birikimsiz, siyasetle en ilgisiz kişinin bile rahatlıkla anlayacağı sayısız yazılı belgemiz, açıklamamız var. Bunları tekrar etmem gerekmiyor herhalde. Mesele şudur: Türkiye solu AKP’nin misyonunu, işin ciddiyetini kavramadı. Hâlâ tam olarak kavrandığından emin değilim. Askerle hükümet arasındaki gerilime “demokratikleşme” açısından nasıl bakılabilir? Marksizm-Leninizm asıl böyle dönemlerde gerekiyor. Sınıf egemenliğini, kapitalizmin uluslararası dinamiklerini, emperyalizmi, burjuvazinin ideolojik yönelimlerini bir kenara koyup “asker vesayeti”e odaklanmak devrimci bir tavır olabilir mi?

Sınıfsal konumlanışlara, rollere, emperyalizmle bağlara bakmak gerekiyor. Bugün yıllarca emperyalizme ve sermayeye hizmet eden bir kurum, Türkiye’nin yeniden yapılandırılmasından payını alıyor. Bu coğrafyaya toplu bir müdahale var ve bu müdahale TSK’ya da yeniden biçim vermeye çalışıyor. TKP bir sınıf partisi olarak bu müdahalenin, emperyalistlerin, sermayenin müdahalesinin karşısında durma yükümlülüğündedir. Bunun askere laf söyleyip söylememekle ne ilgisi var? TSK’nın bir kurum olarak sınıfsal karakteri, emperyalist merkezlerle bağları, tarihte emekçi sınıflara ve Kürtlere karşı işlenen suçlardaki rolü... TKP açısından çok net. Ama ne yazık ki AKP’yle ilgili benzer bir netliğe sahip olmayanların sayısı bir hayli fazla. Yok, TKP’den sabah akşam askerlere küfretmesi bekleniyorsa, bunun bir karşılığı yok. Devlet örgütlenmesi devasa bir aygıt ve sermaye egemenliği bu aygıtı çok karmaşık mekanizmalarla işletiyor. Ne yaparsa yapsın bu mekanizmalar, toplumsal dinamiklerin ideolojik karşı karşıya gelişlerin devletin insan kaynaklarını etkilemesinin önünü tamamen alamıyor. Evet, devletin tutkalı özellikle olağan dönemlerde çok güçlü ama hiçbir zaman mutlak değil. Bu anlamda polise, askere, yargıya bakarken daha özenli olmalı. 12 Eylül dönemine faşist generaller, faşist askeri ve sivil hakimler damga vurdu. Sayıları az vicdan sahibi bazı yargıçlar bu gerçeği değiştiremediler, değiştirmeyi pek denemediler belki ama verilen emirleri delerek birçok devrimcinin daha az ceza almasını sağladılar. Bu değersiz midir? 70’lerde Pol-Der’li polislerin yardım eli uzatmadığı devrimci var mıdır, dahası bu örgütlenme sermaye iktidarının başını ağrıtmamış mıdır? Doğan Öz uzaydan mı gelmiştir, Adana Emniyet Müdürü Cevat Yurdakul? Bugün AKP’nin hedef tahtasına yerleştirdiği her asker, her yargı mensubuna Türkiye devriminin yolundan temizlenen engeller olarak mı bakacağız? Erzincan’da olanları yakından izleyin. Bu işte bir tuhaflık yok mu?

"Türk solu" adlı ve faşist yayınlarıyla bilinen dergi, bir yazısında EMEP ve ÖDP'yi TKP'den ayrı tutuyor ve sizin ulusalcı hassasiyetler taşıdığınızı iddia ediyor. Var mı sizde ulusalcı bir damar?

Şimdi bunu ciddiye mi alacağız? Dilekçe mi verseydik, tekzip mi yollasaydık? İşimiz mi yok bizim! TKP, bu enteresan çevrenin vereceği “geçer” nottan paniğe kapılacak bir parti değil. EMEP ve ÖDP’nin de bu dergiyi “devrimciliklerinin kanıtı” olarak değerlendirmeye ihtiyaç duyduğunu hiç sanmıyorum.

"TKP İLE İP; KÖKEN, PROGRAM, TARZ OLARAK FARKLI"

Parti politikası gereğince polemiklere pek girmediğiniz biliniyor. Ancak sormadan edemeyeceğim: Yine bazı sosyalist siyasette yer alan çevreler, "TKP, İP'in boşluğunu dolduruyor" iddialarını gündeme getiriyorlar. Kısaca ne söylemek istersiniz bu iddialarla ilgili?


Sanıyorum, böyle bir soruya vereceğimiz yanıtın “kısa” olacağını siz de tahmin ettiniz. Aslında yanıt vermemek en doğrusu olurdu ama samimiyetinizden kuşku duymadığımdan ve “bütün soruları yanıtlamayı” peşin peşin kabul ettiğimden birkaç şey söyleyebilirim. Öncelikle, İP ortadan kalktı da, bizim mi haberimiz yok? Kendi çizgilerinde, çok uzun bir süredir faaliyet gösteriyorlar. İkincisi TKP ile İP köken, program ve de siyaset tarzı itibariyle birbirlerine çok uzaklar. Hiç yakın düşmediler, yakın hareket etmediler. Bunu marifetmiş gibi ya da savunma amacıyla söylemiyorum, gerçek bu. Yakın düşenlerin, birlikte hareket edenlerin oldukça kabarık listesini de tutmuyoruz. Kimi başlıklarda, örneğin özelleştirmeler, örneğin Avrupa Birliği, bu partinin bazılarından daha sağlıklı bir konumlanış içinde olması ise bizim sorunumuz değil. Açıkçası, Türkiye solu liberal günahlarının “İP düşmanlığı” ile temzilenemeyecek kadar büyük olduğunu artık anlamalı.

"YURDAKUL ER'İN BENZETMESİ DOĞRU DEĞİLDİ"

soL Portal'da çıkan her yazıyı TKP'nin sorumluluğu-politikası üzerinden yorumlamalı mıyız? Mesela Yurdakul Er'in Hatip Dicle'ye "faşist" benzetmesi yaptığı yazı, yine çokça tartışılanlar arasındaydı... Siz, Yurdakul Er'e katılıyor musunuz bu konuda?


soL Portal, TKP’nin resmi yayın organı değil. Ancak TKP bağını gizlemeyi hiç denemedik bile... soL’da imzalı yazanların önemli bir bölümü TKP üyesi değil. Aralarında Yurdakul Er gibi yakın dostlarımız var. “Şuraya kadar partiyi bağlar, bundan sonrasına karışmayız” türünden kesin bir kuraldan elbette söz edemeyiz. Partinin yöneticilerinden biri olarak, örneğin benim yazılarımda da bir yerden sonra kişisel vurgular vardır. Parti kurumsalllığı ile bir açıklama yapılacağı, bir metin kaleme alınacağı zaman bazı şeyler doğal olarak daha farklı formüle edilir. Önemli olan genel doğrultudur ve kolektif düzeltme, soğurma yeteneğidir. Bir ilke olarak yaklaşık bir buçuk yıldır yayınlarımızda imzalı yazan dostlarımıza hiç karışmıyoruz. Daha önceki yıllarda üç can sıkıcı örnek yaşadık, dostluklarımız bozulmadı ama arkadaşlarımız yazı katkısını kestiler. Kendi açılarından haklıydılar, ama biz de haklıydık! Şimdi, daha farklı yaklaşıyoruz konuya; yazanlar ilkelerimizi ve nasıl bir yayında yazdıklarını biliyorlar ama biz onlardan kendilerini kısıtlamalarını değil, gerçek katkı olabilecek biçimde üretmelerini istiyoruz. Ortalamacı, korkak, risk almayan bir yayıncılığa en azından şimdilik ihtiyacımız yok. Dolayısıyla yazarlarımıza yayın yöneticisi olarak değil ancak dost olarak düşüncemizi aktarıyor ya da değişiklik önerisi yapıyoruz. O da zaman olduğunda... Sözünü ettiğiniz örneğe gelince... Yurdakul Er çok yakın bir dostumuzdur, uzunca bir zamandır yayınlarımıza ciddi katkılar koymuştur, buna rağmen onun adına konuşma hakkım olduğunu düşünmüyorum. Yalnızca kendi değerlendirmemi paylaşabilirim. Bu benzetmeyi ben asla yapmazdım, doğru olduğunu da hiç düşünmüyorum. Ancak söz konusu yazı bu benzetmeye yaslanarak görmezden gelinemeyecek önemli gerçeklere işaret ediyor. Bu türden gerçeklerin kişiselleştirilmesi zaman zaman erken, zaman zaman yanlış teşhislere götürür. Ancak şunu unutmayalım, Hatip Dicle herhangi biri değildir. Kürt siyasetçiler içinde yüzünü en fazla sola dönenlerden, ve sosyalistler tarafından en fazla izlenenlerdendir. Bilemiyorum ama bir hayal kırıklığının payı olsa gerek bu benzetmede. Coğrafyamızda nelerin olup bittiğine ilişkin kavrayış geliştikçe, emperyalizmin halklarımızı nasıl bir yıkıma sürüklediği fark edildikçe, daha özenli ifadeler için zemin de oluşacaktır diye umuyorum.

KCK'nin yayımladığı 4 maddelik deklarasyonu okumuş olmalısınız. Destek veriyor musunuz?

Hayır.

"TEMEL NOKTA UKKTH DEĞİL"

Türkiye solu arasında en fazla tartışılan konulardan birisi de, "ulusların kendi kaderlerinin tayin hakkı." UKKTH, Türkiye'deki Kürt sorunu için ne anlama gelir?


Siz de söylüyorsunuz, en fazla tartışılan konulardan biri diye... Bu soruyu gerçek anlamıyla yanıtlamak için en azından uzun bir dergi yazısı gerekecek. Öbür türlüsü doğal olarak sağından solundan çekiştirilmeye açık bir şey olur. Yine de ana hatlarıyla belirteyim: Bugün Kürt sorununda temel hareket noktası “ulusların kaderlerini tayin hakkı” olamaz. Bugün başka birçok ulusal sorunda “ulusların kaderlerini tayin hakkı” temel hareket noktası olamaz. Emperyalizmin benzersiz bir müdahalede bulunduğu Balkanlar’da, Kafkaslar ve Ortadoğu’da, müdahalenin zeminlerinden biri olan “ulusal sorun”da bu ilke tek başına felaket habercisidir. Bakın bu ilke, Kürt sorununda birçok hareketi doğrultusuz bırakmıştır. Bu sorunda doğrultusuzluk, inisiyatifi alana, güçlü olana tabiyettir. Türkiye solunda “eşit ve özgür bir ülkede birliği savunuyorum” demek bile ihanet sayılmaktadır. Her şeyin üstünde olduğu iddia edilen bir sorunda Türkiye solu “başkaları çözsün” diyor. Bu sorunun başka birçok başlıkla bağı var. Özelleştirmeye karşı çıkıp eyalet sistemine evet diyemezsiniz. Emperyalizme karşı çıkıp, onun bazı stratejilerine onay veremezsiniz. Marksizmin tarihinde “ulusal sorun”a hiç böyle, pusulasız, sınıfsız, teslimiyetçi bir biçimde yaklaşılmadı.

Polise taş attığı gerekçesiyle tutuklanan çok sayıda Kürt çocuk var. Partiniz bu tutuklamalar için neden somut bir tavır (eylemlilik, gündemine almak gibi) sergilemiyor?

Bu soru, tek sözcükle yanıtladığım bir soruyla yakından ilgili. Bugün Kürt sorunuyla bağlantılı olarak gündemde olan birçok talep, TKP’nin temel belgelerinde ya da daha güncel ama önem verilen metinlerde yer alıyor. Anadilde eğitim, anayasal eşitlik, eşit kurucu unsur olma vb. Sözünü ettiğiniz türden gelişmelere dönük tavır almadığımız da doğru değil ancak bu başlıklarda bir süredir öne çıkmadığımız bir gerçek. Burada bizi kısıtlayan şey, anaakım Kürt siyasetinin açılım ve eylemlerinin bugünkü emperyalist proje ve AKP açılımlarından ayrıştırılmasının mümkün olmamasıdır. Bakın bir gün “hükümetin açılımına destek vermeli” diyecek, ertesi gün aynı hükümetin emrindeki kolluk güçleri tarafından tutuklanacaksınız. Bir gün hükümetin çabaları sevindirici, ertesi gün inkarcı ve tasfiyeci... Bir gün umut, bir gün öfke... Biz bir siyasi partiyiz, sürekli anlık reflekslerle hareket edemeyiz. Kürt insanının çilesine duyarlılığımızı ise sorgulatmayız. Ama “dayanışma” açık artırmacılığında yokuz. Bir doğrultu ortaklığımız olduğunda, sömürü düzenine, emperyalizme karşı “birlik” için en küçük bir olanak hissettiğimizde nasıl davranacağımızı bilen bilir, bilmeyen küfretmeye devam etsin. AKP’nin faşizan yönelimler içine girmekte olduğunu, bunun Türkiye işçi sınıfı ve Kürt halkı için büyük bir tehlike olduğunu açıklayıp, buna karşı tavır aldığında “MHP ağzıyla konuşuyorlar” diyenlerin aymazlığıdır biraz da Kürt çocuklarına ceza yağdıranları cesaretlendiren.

Yasemin Çongar "eşi CIA ajanı" iddialarına yanıt vermiş. "Yok böyle bir şey" diyor. Yemin ediyor! Siz ne düşünüyorsunuz?

Yasemin Çongar’ın hangi safta durduğunu, misyonlarını anlamak için eşinin CIA ajanı olduğunun ortaya çıkması gerekmiyor. Varsayalım ki kuru iftira! Çongar temize mi çıkacak?

Röportaj: Ali Barış Kurt
Kaynak: www.emekdefteri.com

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder