Sosyolog Nilüfer
Bu Hülya Avşar'ın programında niçin 'siyaset' de konuşulur, hiç anlamıyorum. Büyük oranda, programın Haber Türk'te seyre sunuluyor olması ve Avşar'ın Tayyip hayranlığını dile getireceği için zemin yakalama gayretkeşliği, sorumuzu yanıtlar olabilir belki de. Zira, Avşar kızının toplumsal duyarlılık falan gibi bir eğiliminin olup olmadığını, tartışmaya değmez buluyorum ki bunu, "Eğer yaşıyorsa buradan Ruhi Su'ya selamlarımızı iletiyoruz" gafından da ölçebiliriz. Her neyse, biz de Emral Avşar'a selamlarımızı iletip, konumuza dönelim. Konumuz, müzisyen Nilüfer Yumlu'nun sözünü ettiğim programda sarfettiği "sosyolojik" beyanlar...
Nilüfer, röportörlüğe pek bir meraklı Avşar kızının sorusuna verdiği biricik yanıtla; birkaç dakika içerisinde işsizliğin, hastanelerde kuyruk beklemenin, dersliklerin kalabalıklığının, çocukların kötü beslenmesinin, açlık ve yoksulluk oranının temelinde yatan sırrı bize açıkladı. Şimdi sıkı durun ve bize hayatı zehreden bu sorunların nedenini duyun: Çok sayıda çocuk yapmak! Evet, müzisyen pardon sosyolog Nilüfer böyle buyurdu...
Nilüfer, dahi kuramını şu sözlerle sürdürdü: "Hülyacığım çok çocuk doğurulduğu için epey kalabalık bir millet olduk biz. Bu da hastanelerde kuyruk birikmesine, okullarda 40'ar kişilik sınıflar oluşmasına neden oldu. 50 kişiliği bile var. Bir de çocuklarına ekmek götüremeyen aileler ortaya çıktı. Lütfen daha az doğuralım. Çok üzülüyorum şahsen..."
Meğer yıllardır eylemlerde boşuboşuna "Savaşa değil, eğitime bütçe", "Savaşa değil, sağlığa bütçe", "Krizin faturası patronlara" sloganlarını atıyormuşuz... Şöyle ki; biz, ortalama 67 bin okula karşılık 85 bin caminin, 77 bin doktora karşılık 90 bin din görevlisinin bulunmasının (2008 istatistiği), 400 milyar dolar savaşa bütçe harcanmasının, krizi bahane ederek çalışanlarını kovan patronların kar hırsının, ISO'nun Türkiye"nin 500 Büyük Şirketi listesinde yer alan şirketlerin en fazla işten atma ve düşük ücret uygulayan şirketler olmasının, özelleştirmelerin, emekçiye cop gösterirken işadamlarına teşvikte bulunan devletin, 2009 ekim ayında bu yılın bütçesini açıklayan hükümetin toplam bütçe gelirlerinin yüzde 50'sinin vergilerden karşılanacağını duyurmasının, 'birazcık' da olsa, bu sorunlarla ilgisi vardır diye akıl ederdik. Yokmuş işte, yanılmışız. Ama üzülmek de yok, en azından Nilüfer'in sayesinde sorunun özünü yakalama fırsatı bulduk: Ülkemizdeki bütün dertlere derman olan şeyin, "şeyimize" sahip çıkmakta saklı olduğunu öğrenmiş olduk!
Recep Akdağ abukladı
Sağlık Bakanı Recep Akdağ, 2007'de dünyanın imrenerek ve örnek alarak izlediği Küba sağlık sistemini eleştirmeye kalkmış, sonra oturmuştu. Küba konusunda birkaç şey söyleyip, bugünkü konumuza geçelim... Öncelikle, Küba, sağlıktaki başarısı Dünya Sağlık Örgütü tarafından her yıl ödüllendirilen bir ülke. 1959'da, yani devrim gerçekleştiğinde, doğumdan sonraki ilk bir yıl içinde ölen bebek oranı Küba'da binde 37 idi. Devrimden sonraki yıllarda ve son olarak 2006 yılında ise, bu oran binde 5'e düşmüştür. Ayrıca bu veriyi hesap ederken ABD ablulasını da düşünmek lazım. Bu oran Türkiye'de ne kadar diye bakacak olursak; binde 28,7'dir. Yani Türkiye'de ölen bebek oranı Küba'dan 5 kat daha fazladır. 69 ülkede 29 bin Kübalı doktor afet bölgelerinde, ulaşılması zor köylerde, fakir ve yoksul kentlerde gönüllü ve ücretsiz sağlık hizmeti verecek kadar da duyarlıca yapıyorlar mesleklerini. Kübalı yetkililer, ülkelerinde hala 30'a yakın ülkeden 22 bin öğrencinin tıp eğitimi almakta olduğunu ve bir tıp doktorun yetiştirilmesinin 300 bin dolara mal olduğu düşünüldüğünde, Küba'nın üçüncü dünya ülkelerine 6,6 milyar dolar büyüklüğünde bir katkı sağlamakta olduğunun görüleceğine dikkat çekiyorlar.
2007'den 2010'a kadar Recep Akdağ sayısız kez saçmaladı, sayısız kez oturdu. Ama geçtiğimiz günlerde Tam Gün Yasası ile ilgili konuşurken dillendirdikleri, mizah dergilerine kapak olacak boyuta da ulaştı vesselam. Bakan Akdağ, NTV'de bir programa katılıyor. Mülakatı gerçekleştiren gazeteci genç kadın, Akdağ'ı bir köşeye sıkıştırıyor, bir köşeden kurtarıyor. Gidişat böyleyken, Akdağ Türk Tabibler Birliği'ne (TTB) olan öfkesini, TTB'nin sağlık sisteminin iyileşmesiyle ilgilenmediğini, onun amacının sosyalist bir Türkiye olduğunu ifade ediveriyor. Eleştirilere yanıt veremeyecek haldekilerin, suçluluklarının bilinciyle, demagoji taktiği uygulamaları kaçınılmazdır. Akdağ da sayfalar dolusu haklı eleştiri yürüten bu değerli kuruma yanıt olmak bir yana, darbe yıllarındaki gibi "Bunlar gominist" yaftalamasıyla çıkıyor işin içinden... Ve aslında Akdağ bir yanıyla sosyalizme övgü de yağdırıyor. Öyle ki, Akdağ'ın öfkesi şu vurguyu açığa çıkarmış oluyor: "Sermayeci bir sistemde sağlık sistemi böyle olur, sizin önerdiğiniz o insani ve bilimsel uygulamalarsa sosyalizme ait." Mutlaka Akdağ bu 'saldırı'sıyla gerek TTB'yi, gerek Tam Gün Yasası'na karşı çıkanları, hep olduğu gibi "provakatör", "başka niyetleri olanlar" nitelemesiyle püskürtmek istiyor... Öyle ya, Başbakan direnişteki Tekel işçilerini bile "ajitasyon yapıyorlar" sözleriyle haksız ilan etmeye girişmişti. Bu kavramlar özellikle Türkiye toplumunda o kadar sık ve olağanlaştı ki artık, Peter Ustinov'un şu meşhur sözü geliyor insanın aklına: "Zenginin terörüne savaş, yoksulun savaşına terör denir!"
Recep Akdağ bu, susar mı... Lafı velhasıl doktorların maaşlarına getiriyor ve "Asgari ücretli kardeşimiz 500 lira alırken doktorlar ne kadar ücret istiyor..." diyor. Burada dikkati çeken şey; asgari ücreti hükümet belirlemiyor mu kardeşim? Eee, o halde küçümsüyorsan niçin zam yapmıyorsun? Doktorları asgari ücretlilerle eşitlemeye çabalayacağına, tam tersini yapsana!
Biz yine hep derdik, düşük ücret kapitalistin silahıdır, diye. Onu hep tehdit unsuru olarak kullanır ve işte bu yüzden de zam yapmak, çoğu kez doğasına ters düşer... Ama durun, Recep Akdağ 'gaf'ını anlıyor ve bakın konuyu nasıl da toparlıyor: "Ayrıca bu asgari ücret de bizim dönemimizde bu kadar artmıştır haa! Bunu da bilmek lazım." Ne diyelim, az önce küçümsüyordu, şimdi şükretmemizi bekliyor. Allah razı olsun bari!
Recep Akdağ, sözlerini gebe kadınlara seslenerek tamamlıyor. Diyor ki; "sizin için kolay olacak diye, canınız acımayacak, daha güvenli olacak, riskler en aza inecek diye sezeryan doğumu yaptıramazsınız artık. Buna izin vermeyeceğiz." Meğer biz Sağlık Bakanlarının görevlerini de tersten anlamışız!
alibariskurt@yeniozgurpolitika.org
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder